Dünya Kupası: Futbol mu, Küresel Dikkat Operasyonu mu?
Bu Hafta Bültende Neler Var?
Dünya Kupası: Futbol mu, Küresel Dikkat Operasyonu mu?
1 Tweet, 11 Milyon Görüntüleme
30 Gün Boyunca 10 Bin Adım Yürüdüm, İşte Değişenler
Günlük Dua
Beynin Sessiz Yılları: Yaşam Tarzıyla Demans
Yılda 60-70 kitap okumak mı? Yoksa 15 Kitaba Çalışmak mı?
Değişim Bir Karar Değil, Bir Tekrardır
20 Yıllık İş Bilgisi
Haftanın Makaleleri
Haftanın Videoları
Haftanın Teknoloji ve Yapay Zeka Manşetleri
Bu yazıda Dünya Kupası üzerinden futbola ve büyük spor organizasyonlarına dair bazı tespitler yapacağız. Fakat bunu futbola dışarıdan bakan, oyunun ruhunu hiç tanımayan biri olarak değil; kısmi bir futbol geçmişi olan, bir dönem spor sitesi yöneten ve alt yaş gruplarında antrenörlük yapan biri olarak yazıyorum. Bu yüzden ortada bir eleştiri varsa, ilk payı kendime ayırdığımı da baştan ifade etmek isterim.
Malum olduğu üzere, bir futbolcu sıradan bir insanın ömrü boyunca kazanamayacağı parayı bazen tek bir maçta kazanabilir. Aynı stadın zeminini bir başkası, ışıklar söndükten sonra asgari ücretle siler. Çoğu yorumcu, “İşte eşitsizlik, işte uçurum, işte modern futbolun sınıfsal gerçeği” diyebilir.
Oysa asıl mesele yalnızca bu uçurumda değil; ikisini de aynı gösterinin içine alan, birinden emeğini, diğerlerinden dikkatini, duygusunu ve zamanını farklı biçimlerde tahsil eden büyük düzende gizlidir.
Dünya Kupası, Şampiyonlar Ligi vs. gibi mega spor organizasyonları, yalnızca sportif rekabet alanları değildir; aynı zamanda modern kapitalizmin para akışını, rıza üretimini, dikkat toplamayı, kara para aklamayı ve insan davranışını biçimlendirmeyi başardığı en rafine sahnelerden biridir.
İnsanlar belli bir odakta toplanır; o odak üzerinden duyguları, dikkatleri, alışkanlıkları ve tüketim refleksleri yönlendirilir. Ortaya çıkan şey yalnızca bir futbol şöleni değil, küresel ölçekte işleyen bir psikoloji pazarıdır. Burada satılan yalnızca maç, bilet veya forma değildir; yönlendirilmiş dikkat, paketlenmiş aidiyet ve tüketilebilir hâle getirilmiş insan zamanıdır. Bir anlamda bir din ve inanç oluşturulmaktadır.
Bu pazarın işleyişi basittir. Önce dikkat toplanır. Sonra o dikkat ortak bir duyguya bağlanır. Ardından bu duygu izlenme süresine, reklama, platform aboneliğine, forma satışına, bahis davranışına, fanatikliğe ve veri profiline çevrilir. En sonunda da bu profil üzerinden aidiyet, insana yeniden paketlenip geri satılır.
Zincirin her halkasında insan bir şey yaşadığını sanır, sistem ise onu ölçer. İnsan kendisini taraftar zanneder, sistem onu bir davranış örüntüsü olarak okur. İnsan heyecanlandığını düşünür, piyasa onun neye, ne kadar tepki verdiğini kaydeder. İnsan aidiyet hissettiğini sanır, marka o aidiyeti yeniden ambalajlayıp ona geri satar. Böylece maç yalnızca sahada oynanmaz, insanın alışkanlıklarında ve tüketim reflekslerinde de oynanır.
Normal zamanlarda insan dikkati parçalanmıştır. Herkes başka bir platformda, başka bir algoritmada, başka bir gündemde yaşar. Bu hâliyle dikkat elbette ölçülür de, satılır da; sosyal medya zaten bunu yapar. Ama parçalı dikkat düşük verimli, dağınık bir pazardır. Senkronize dikkat ise daha pahalı, daha yoğun ve daha kolay paketlenebilir bir madendir. Dünya Kupası tam da bu yoğunlaştırmayı yapar: milyarlarca dağınık nazarı geçici olarak tek bir karede toplar. (Bu meselenin bir kısmını bir sonraki konuda bir video anlatıcısının üzerinden biraz daha detaylı şekilde paylaşacağım.)
Bunu bir komplo gibi okumak hem yanlış hem gereksizdir. Gizli bir el, perde arkasında bir plan aramaya gerek yoktur; piyasanın kendi işleyişi zaten insan dikkatini ölçer, toplar, fiyatlandırır ve davranış kalıbına dönüştürür.
İşte modern kapitalizmin en güçlü tarafı da buradadır. İnsanı zorla değil, arzuyla yönlendirir. Bugünün insanı zincirle değil, ekranla bağlanır; emirle değil, gündemle hizalanır.
Ona “itaat et” denmez, “kaçırma” denir;
“satın al” denmez, “deneyimin parçası ol” denir;
“zamanını ver” denmez, “sadece bir maç” denir.
Oysa o sadece bir maç olarak kalmaz; öncesinde yapılan anlamsız, gereksiz yorumlar, sonrasında polemikler, arada transfer dedikoduları, kısa videolar vs. Maç 90 dakikadır ama insanın zihnindeki işgali günlerce sürer. (Dikkat dağınıklığı, odaklanma, zaman yönetimi vs. gibi meseleler üzerine Cal Newport gibi birçok araştırmacının “dikkat ekonomisi” üzerine olan anlatılarını çok defa paylaştığımız için burada konuyu detaylı olarak yeniden açmıyorum.)
Evet, bu sistemin nasıl çalıştığını 2026 Dünya Kupası da çok açık biçimde gösteriyor. Turnuva, ilk kez 48 takımla, 104 maçlık genişletilmiş bir takvimle, ABD, Meksika ve Kanada’ya yayılan 16 şehirde oynandı. Bu tablo yalnızca sportif çeşitlilik veya daha fazla ülkeye temsil hakkı verilmesi olarak okunursa, büyük resmin yarısı kaybolur. Çünkü modern medya ekonomisinde her maç aynı zamanda ölçülebilir bir dikkat alanıdır.
Burada genişleyen şey sadece turnuva takvimi değildir; genişleyen şey, dünya ölçeğinde satılabilir dikkat zamanıdır. Daha fazla maç, daha fazla ekran saati demektir. Daha fazla ekran saati, daha fazla reklam teması, daha fazla platform trafiği, daha fazla sosyal medya tartışması, daha fazla bahis davranışı, daha fazla veri izi ve daha fazla tüketim fırsatı demektir. Kısacası 104 maçlık format, futbolun sportif alanını büyütürken aynı zamanda insan dikkatinin ekonomik işlenme alanını da büyütür.
Bu yüzden 48 takımlı yapı yalnızca “daha kapsayıcı Dünya Kupası” anlamına gelmez. Aynı zamanda daha fazla ülkenin duygusunun, daha fazla taraftar grubunun aidiyetinin, daha fazla pazarın tüketim alışkanlığının ve daha fazla insanın ekran başı davranışının aynı organizasyon içine alınması anlamına gelir. Bir ülke turnuvaya katıldığında sadece milli takım sahaya çıkmaz; o ülkenin çocukları, formaları, ekranları, sosyal medya dili, reklam değeri ve kolektif heyecanı da oyuna dahil olur.
Rakamlar bu yüzden önemlidir. FIFA’nın 2026 Dünya Kupası için takımlara yönelik toplam finansal dağıtımı 871 milyon dolara yükselmiştir. Bunun 655 milyon doları performansa dayalı ödül havuzudur. Şampiyona ödenecek 50 milyon dolar, performans bazlı havuzun yaklaşık yüzde 7,6’sına; toplam finansal dağıtımın ise yaklaşık yüzde 5,7’sine denk gelir. Bu oran bize şunu söyler: Sahadaki en büyük sportif başarıya verilen ödül bile, turnuva çevresinde oluşan büyük ekonomik alanın yalnızca küçük bir parçasıdır.
Asıl para çoğu zaman kupayı kaldıran takımın kasasına giren ödülden ibaret değildir. Yayın hakları, sponsorluk anlaşmaları, reklam gelirleri, şehir ekonomisi, turizm, platform abonelikleri, lisanslı ürünler, veri profilleri ve bahis piyasaları bu büyük yapının daha geniş katmanlarını oluşturur. Skor tabelasında kazanan bir takım görünür; ekonomik tabloda ise kazananlar çok daha geniş ve çoğu zaman daha görünmezdir.
Turnuvanın Kuzey Amerika’da oynanması da bu açıdan ayrıca anlamlıdır. Avrupa ve Latin Amerika’da futbol zaten gündelik hayatın, kimliğin ve kültürel hafızanın parçasıdır. ABD pazarı ise Avrupa ve Latin Amerika’ya göre hâlâ daha geniş büyüme alanı taşıyan bir futbol tüketim alanıdır. Bu da organizasyonu yalnızca bir spor etkinliği olmaktan çıkarıp yeni izleyici alışkanlıklarının, yeni abonelik modellerinin, yeni marka ilişkilerinin ve yeni taraftar davranışlarının test edildiği dev bir sahaya dönüştürür.
Fakat bu büyümenin bedelini herkes aynı şekilde ödemez. Birileri maçı binlerce dolarlık koltuklardan izlerken, birileri ücretli platforma mahkûm kalır. Birileri kurumsal localarda ağırlanırken, birileri kısa özetlerle yetinir. Birileri şehirdeki otel ve ulaşım hareketliliğinden kâr ederken, birileri artan fiyatların ve daralan kamusal alanın yükünü taşır. Aynı gol aynı anda milyonları sevindirebilir, fakat o gole erişimin maliyeti herkese aynı değildir.
Peki, madem bedeli bu kadar ağır, insan bu pazara neden gönüllü girer?
Çünkü pazar, insanın en sahici ihtiyaçlarından beslenir.
Misal, “kaçırma korkusu”; herkes konuşurken dışarıda kalma kaygısı vardır.
Sosyal ispat vardır; herkes izliyorsa ben de izlemeliyim hissi.
Aidiyet ihtiyacı vardır; bir bayrağa, bir formaya, bir topluluğa ait olma arzusu.
Kaçış vardır; kendi hayatının sıkıntısından bir başkasının zaferine sığınmak.
Ve belki en derini, duygusal yatırım vardır: İnsan kendi hayatında kuramadığı zafer duygusunu, takımının galibiyetine yükler.
Veya tembellik için sıradan şeylere ihtiyacı vardır ve bu tür boş şeylerle günleri heba etmek ister…
Bütün bu duygular insanidir, meşrudur ve yerine göre kıymetlidir. Anlaşılabilir. Çünkü insan, belirli ihtiyaçları olan bir varlıktır. Fakat modern pazar onları ne yazık ki kötü kullanmaktadır. Keşfeder, ölçer, paketler ve geri satar. Misal, aidiyet duygusunu forma satışına, heyecanını yayın paketine, yalnızlık hissini taraftar topluluğuna, millî duyguyu küresel markanın reklam panosuna dönüştürür. İşte bu yüzden kapitalizm sahte duygudan değil, sahici duygudan yola çıkarak yıllardır sömürmeyi çok iyi başarmaktadır. Çünkü sahici duygu insanı savunmasız bırakır.
Bu sömürünün en sert kollarından biri de bahistir. Bahis, taraftarın heyecanını finansal riske bağlar; gol artık yalnızca sevinç değildir, aynı anda para kazancı, para kaybı, öfke, bağımlılık ve bir kontrol yanılsamasıdır. İnsan sonucu etkilediğini sanır, oysa yalnızca kaybını derinleştirir. Özellikle gençler için bu, heyecanı yavaşça bir dopamin döngüsüne çeviren sessiz bir tuzaktır… vs. (Bu kısmı, kendi başına ayrı bir mevzu olduğundan başka bir makaleye bırakıyorum. Zira konunun birçok farklı noktası mevcut.)
Evet, işte gaflet dediğimiz şey budur. Gaflet, insanın hiçbir şey bilmemesi değildir; çoğu zaman çok şey bilip asıl şeyi unutmasıdır. Kur’an dünya hayatının bu yüzünü tek bir ayette serer önümüze:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir” (Hadîd, 57/20).
Bu sıralama, modern insanın oyundan oyalanmaya, oyalanmadan gösteriye, gösteriden tekâsüre, yani çoğaltma yarışına sürüklenişini okumak için güçlü bir çerçeve sunar. Sûre-i Tekâsür de aynı uyarıyı keskinleştirir: “Çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı” (Tekâsür, 102/1-2).
Bu ayetler oyunu yasaklamaz; oyunla oyalanırken hayatın kaybedilmemesi için bir ölçü koyar. Oyun meşru olabilir, fakat insanın merkezini ele geçirdiği an oyun olmaktan çıkar; insan oyunu oynadığını sanırken, oyun insanı oynamaya başlar. İslami iktisat ahlakının nimet ve israf bilinci de buraya ışık tutar: İsraf yalnızca paranın savrulması değildir. Beden, zaman, dikkat ve duygu insana birer emanettir; emaneti bilmeden harcamak, paranın israfından daha sinsi bir kayıptır.
Buraya kadar söylenenler sporu mahkûm etmek için değil, sporun haysiyetini endüstrinin iştahından ayırmak içindir. Birçoğu bilinen hakikatlerdir ama farkındalık için tekrar ve süreklilik gerektirir. Çünkü din nasihattir. Ve sürekli bilinçli hareket içinde bu gerçeklikler üzerinden hareket etmemiz gerekmektedir. Aksi hâlde bir konu bağlamında birçok şey ziyan olup gitmektedir. Konunun kadın, erkek, evlilik, evlat vs. gibi birçok şeye zarar verdiği de aşikârdır. Bu açıdan sporun İslamî noktada ele alınması büyük önem arz etmektedir. Yani kişisel faydacılık üzerine götürülmesi gerekmektedir. Ve ayrımlar net ortaya konmalıdır.
Ayrım nettir:
Spor bedeni diriltir, gösteri ekonomisi onu koltuğa mahkûm eder.
Spor iradeyi güçlendirir, endüstri iradeyi ekrana bağlar.
Spor kardeşlik doğurur, fanatik pazar öfkeyi satar.
Spor halis bir niyetle bir hayra açılır, ölçüsüz seyir gaflete döner.
Tek cümleyle: Spor insanı hayata hazırlar, spor endüstrisi insanı tüketime hazırlar.
Sporun bir emanet bilinciyle, sağlam beden, disiplin ve kardeşlik niyetiyle yapıldığında bir hayır olduğunu hatırlamak, eleştiriyi yumuşatan bir teselli değil, onu keskinleştiren bir ölçüdür.
Beden emanet, sıhhat nimet, hareket ihtiyaç, disiplin ahlaktır. Demek ki sorun sporda değil, sporun samimiyetini bir hammaddeye indirgeyen bakıştadır. Mesele futbolu terk etmek değil, futbola bakarken kendimizi kaybetmemektir.
Maç bittiğinde skor tabelası kapanır, ama herkes kendi hesabını açar. Yayıncı gelirini, sponsor görünürlüğünü, platform izlenme süresini, veri şirketi davranış kalıbını, bahis şirketi kâr-zararını hesaplar. Bu gösterinin her aktörü ne kazandığını kuruşuna kadar bilir.
Peki insan?
Burada adil ve sade bir ölçü koymak gerekir.
Maç izlenebilir; insan sevinebilir, heyecanlanabilir, takımıyla bağ kurabilir. Fakat bir maç insanın namazını, ailesini, uykusunu, üretimini, ahlakını ve kalbini işgal etmeye başladığında artık masum bir eğlence olmaktan çıkar. Kişinin kendi nefsine yaptığı sessiz bir haksızlığa dönüşür. Çünkü orada kaybedilen sadece doksan dakika değildir; dikkat dağılır, irade zayıflar, ilim ve üretim ertelenir, aileyle geçirilecek vakit eksilir, kalbin asıl yönelişi bulanıklaşır.
Bu yüzden mesele futbol değil, iradenin kimde olduğudur. Golü kimin attığını herkes görür; fakat o gol atılırken bizim ömrümüzden neyin eksildiğini çok az kişi fark eder.
O hâlde ilk ölçü şu olmalı: İnsan mümkünse sporu sadece seyreden değil, sporun bizzat içinde olan biri hâline gelmelidir. Ekran başında başkasının koşusunu saatlerce izlemek yerine, kendi bedenini emanet bilinciyle hareket ettirmek daha sahici bir kazanımdır. Çünkü sporun hayırlı tarafı bedeni diriltir, disiplin kazandırır, iradeyi güçlendirir; malayani tarafı ise zihni tüketir, vakti dağıtır ve insanı başkalarının hayatına duygusal yatırım yapan pasif bir seyirciye dönüştürür.
İkinci ölçü, seyri faydaya çevirmektir. Bir maç, bir belgesel veya bir spor hikâyesi insana disiplin, liderlik, takım ruhu, kriz yönetimi, sabır, strateji ve çalışma ahlakı öğretiyorsa faydalı bir tefekküre dönüşebilir. Michael Jordan’ın çalışma disiplini, Mourinho’nun psikolojik oyun okuması, Manchester City’nin sistem kurma becerisi veya büyük sporcuların fedakârlık hikâyeleri bu gözle izlenirse insana bir ders verebilir. Fakat aynı içerik sadece polemik, öfke, bahis, boş tartışma ve saatlerce ekran esareti üretiyorsa artık fayda değil, zihinsel israf üretir. (Bu söylediğim belgeseller birçok yerde mevcut. Onların yanı sıra Beckham, Ronaldinho, Zidane, Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger vs. gibi belgeseller izlenebilir.)
Üçüncü ölçü, çevre ve dijital alanı temizlemektir. İnsanın çevresi sürekli maç tartışması, polemik, bahis, hakaret, öfke ve boş gündem üretiyorsa, bu çevre zamanla insanın düşünme kalitesini de düşürür. Gerekirse takip edilen sayfalar azaltılmalı, bildirimler kapatılmalı, telefonda ve bilgisayarda insanı sürükleyen kanallar sınırlandırılmalıdır. Çünkü insan sadece yediği şeylerden değil, baktığı şeylerden de beslenir; sadece harcadığı paradan değil, harcadığı dikkatinden de sorumludur.
Evet, futbol, basketbol vs. insanı hayata, sağlığa, kardeşliğe, disipline ve tefekküre yaklaştırıyorsa bir fayda kapısı olabilir. Ama insanı uykusuzluğa, öfkeye, ihmale, bahis kültürüne, aileden kopuşa ve sürekli mâlâyânî gündeme sürüklüyorsa artık mesele futbol, basketbol vs. değildir; mesele insanın kendi iradesini hangi pazara teslim ettiğidir.
Fakat burada daha derin bir mesele var: Bir alanı tamamen terk eden insan, o alanın dilini de başkalarına teslim eder. Futbol sahasını sadece bahis şirketlerine, fanatik tribünlere ve sponsor aklına bırakırsanız, gençlerin heyecanını onlar terbiye eder. Sanat salonlarını yalnızca gösteri kültürüne bırakırsanız, estetik duygusunu onlar şekillendirir. Hipodromları, spor kulüplerini, dijital platformları, gençlerin toplandığı bütün alanları terk ederseniz, oralarda sessizlik hâkim olmaz; başka davetçiler konuşmaya başlar.
Bu yüzden “ben orada yokum” demek bazen masum bir uzak duruş değil, alanı başkalarına bırakmak anlamına gelir. İnsan bulunmadığı yerde örnek olamaz, temas etmediği yerde ölçü koyamaz, hiç girmediği dünyada hakikatin sesini duyuramaz. Tebliğ sadece kürsüde yapılan bir konuşma değildir; bazen bir antrenörün adaletinde, bazen bir kulüp yöneticisinin helal hassasiyetinde, bazen bir babanın çocuğuyla maç izlerken koyduğu ölçüde, bazen bir gencin arkadaş ortamında bahis kültürüne karşı duruşunda görünür.
Asıl mesele şudur: Biz bu alanlardan çekilince kötülük azalıyor mu, yoksa iyiliğin sesi mi azalıyor? Futbol sahaları, sanat salonları, spor kulüpleri, tribünler, ekranlar ve gençlerin zihnini şekillendiren bütün mecralar kendi hâline bırakılacak kadar masum alanlar değildir. Oralarda ya piyasa konuşur ya nefis konuşur ya hakikat konuşur. Boşluk diye bir şey yoktur; insanın olmadığı yerde başka bir dil hâkim olur.
Bu yüzden mesele oyuna kapılmak değil; oyunun içinde kaybolmadan, iradeyi ve ahlakı koruyarak var olabilmektir. Hakikatin sesi hayattan çekilmemeli; sahaya da, salona da, ekrana da, kulübe de, gençliğin toplandığı her yere ulaşmalıdır. Fakat bu kuru bir sloganla değil; azimle, bilgiyle, emekle, temsil gücüyle ve fedakârlıkla olur.
Son söz şu olsun: Eğer iyiler sahadan çekilirse, çocukların hayalini başkaları yönetir. O yüzden mesele yalnızca maçı izlemek ya da izlememek değildir; mesele, bu çağın sahalarında kimin diliyle, kimin ahlakıyla ve kimin istikametiyle var olunacağıdır.
1 Tweet, 11 Milyon Görüntüleme
Yukarıdaki yazıda Dünya Kupası ve büyük spor organizasyonları üzerinden dikkatin, aidiyetin ve insan zamanının nasıl ekonomik değere dönüştürüldüğünü ele aldık. Bu video ise aynı meselenin sosyal medya tarafını çok somut bir örnek üzerinden gösteriyor: Avustralya maçı sonrası, ağlayan bir Türk çocuğu üzerinden atılan provokatif bir paylaşımın nasıl milyonlarca etkileşime, öfkeye, tehditlere ve “bütün dünya bizden nefret ediyor” duygusuna dönüştüğünü anlatıyor.
Olayın çarpıcı tarafı şu: Bütün tartışmayı başlatan hesap ortalama 700 takipçili, adı sanı belirsiz anonim bir hesaptı. Attığı paylaşım da aslında yeni ve özgün değildi; benzer bir tweet 2022’de Fransa-İngiltere maçı sonrası ağlayan bir İngiliz çocuk üzerinden atılmış ve yaklaşık 18 bin beğeni almıştı. Yani burada yeni bir fikirden çok, daha önce tutmuş bir “öfke yemi” kalıbının Türkler üzerinden yeniden dolaşıma sokulması vardı.
Fakat bu küçük hesap, Türk kullanıcıların yoğun tepkisiyle devasa bir görünürlüğe ulaştı. Videoda aktarıldığına göre paylaşım kısa sürede 11 milyon görüntülemeye kadar çıktı. Yaklaşık 20 bin yeniden paylaşımın büyük kısmı da Türk kullanıcıların öfkeli alıntıları ve tepkileriyle büyüdü. Yani provokasyonu atan kişinin çok büyük bir medya gücüne ihtiyacı yoktu; öfkelenen kitle, farkında olmadan o provokasyonun dağıtım ağına dönüştü.
Bu tam da dikkat ekonomisinin en karanlık tarafıdır. Sosyal medya platformlarında öfke tesadüfen büyümez; öfke durdurur, yazdırır, alıntılatır, saatlerce ekranda tutar. X’in gelir paylaşımı sisteminde de görünürlük önemlidir; belirli abonelik şartlarının yanında son üç ayda milyonlarca organik gösterime ulaşmak gerekir. Bu yüzden ırkçılık, milliyetçi öfke, aşağılanma hissi ve “biz-onlar” gerilimi yalnızca psikolojik değil, ekonomik olarak da verimli duygulara dönüşür.
Videonun en önemli cümlesi şudur: Algoritma nefreti yoktan var etmiyor; fakat marjinal bir sesi merkeze taşıyor. Normalde 700 kişilik bir odada kalacak bir söz, milyonlarca insanın öfkesiyle küresel bir sahneye çıkıyor. Böylece küçük bir provokasyon, “bütün dünya bizden nefret ediyor” gibi büyük bir algıya dönüşebiliyor. Birkaç saat içinde binlerce insan aynı duyguya sokuluyor; konu maçtan çıkıp Gelibolu’ya, Anzaklara, tarihsel gerilimlere ve diplomatik hassasiyetlere kadar uzayabiliyor.
Bu video, yukarıdaki yazının pratik bir örneği gibi okunabilir. Büyük spor organizasyonları insan dikkatini toplarken, sosyal medya bu dikkati öfkeye, düşmanlığa, etkileşime ve kazanca çevirebiliyor. Artık maç sadece sahada oynanmıyor; maçtan sonra X’te, YouTube’da, Instagram’da, yorumlarda, alıntılarda ve öfke zincirlerinde ikinci bir maç daha oynanıyor.
İlk maçta skor tabelası var; ikinci maçta ise insanın dikkati, psikolojisi ve toplumsal algısı var. Mesele yine aynı yere geliyor: Biz gerçekten bir anlamda bahanelerle kendi öfkemizin, aidiyetimizin ve dikkatimizin algoritmik pazarda nasıl işlendiğin fark etmeden yaşamaya devam ediyoruz.
‘‘30 Gün Boyunca 10 Bin Adım Yürüdüm, İşte Değişenler’’
Çoğu güzel şey, büyük bir karar anında değil; küçük bir vazgeçiş anında başlar.
Aşağıda okuyacağınız yazı, 24 yaşında bir kadının 30 günlük yürüyüş deneyimi. İlk bakışta sıradan bir “sağlıklı yaşam” hikâyesi gibi duruyor. Adımlar, nabız, bel ölçüsü, kilo kaybı… Fakat satır aralarına dikkatle bakınca asıl meselenin yürüyüşten daha derin bir yerde başladığını görüyorsunuz.
Bence bu yazının kalbi şu cümlede saklı: “Mükemmeliyet beni durdurmayacak.”
Çünkü onu daha önce yarı yolda bırakan şey sadece tembellik değilmiş; her şeyi kusursuz yapma isteği, hemen sonuç görme arzusu ve sonuç görmeyince bırakma alışkanlığıymış. Bunu fark ettiği gün, ilk defa bir şeye gerçekten devam edebilmiş.
Bu, bizim geleneğimize yabancı bir hakikat değil. Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği meşhur ölçü hatırlansın: Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır. Dikkat edin; ölçü “en büyük” değil, “en sürekli” olandır. Çünkü insanı çoğu zaman büyük hamleler değil, küçük ama sadık tekrarlar inşa eder.
Beden de bize verilmiş emanet bir nimettir. Onu ihmal etmek de, onu putlaştırıp sürekli rakamlara, aynaya ve tartıya teslim etmek de bu emanete karşı bir haksızlıktır. İki uç arasında ince bir yol vardır: ne gaflet ne saplantı; sadece ölçü, devamlılık ve sadakat.
Bu genç kadın, o ince yolu kendince bulmuş. Suçluluğu bırakmış, kıyası bırakmış, mükemmel başlamayı beklemeyi bırakmış. “Dünkü hâlimden biraz daha iyi olayım” demeyi yeterli görmüş. Belki de gerçek değişim tam burada başlıyor: insanın kendine savaş açmadan, kendini kandırmadan, küçük bir iyiliğe sadakat göstermesinde.
Şimdi soru bizde kalıyor:
Biz hangi güzel işi, kusursuz yapamayacağımız korkusuyla hiç başlamadan rafa kaldırdık?
Ve daha önemlisi: Bugün hangi küçük adımı atsak, 30 gün sonra başka bir insana dönüşmeye başlayabiliriz?
‘‘Herkese merhaba! 24 yaşında bir kadınım ve 30 gün boyunca her gün 5 km’den fazla yürümeyi, yani 10 binden fazla adım atmayı kendime hedef koydum. 2 günü atladım ama önemli olan şu: 30 gün boyunca devam ettim.
Bundan önce bir rutinim yoktu, sürekli yorgundum, günde en fazla 2–3 bin adım yürüyordum, kendime inanmıyordum ve bedenimle bağlantım kopmuş gibiydi. Daha önce denediğim her egzersiz alışkanlığı; mükemmeliyetçiliğim, kendime olan inançsızlığım ve hemen fiziksel sonuç görmek istemem yüzünden yarıda kaldı. Açıkçası bundan bıkmıştım.
Sonra ayağa kalkmaya ve şunu kabul etmeye karar verdim: Mükemmeliyet beni durdurmayacak. Bu alışkanlığı kolay hale getireceğim ve bunu kendim, bedenim ve sağlığım için başaracağım. Başta 5 km’yi bile hedeflememiştim; sadece 1 mil yürüyebilirim diye düşünüyordum. Ama neler yapabileceğimi görünce 5 km’yi hedefim yaptım. Bence herkes bunu başarabilir.
Fiziksel değişimler:
Enerji seviyem yükseldi. Artık öğlen saatlerinde yaşadığım enerji çöküşü yok ve çok daha uyanığım. Gün içinde bir şeyler yapma motivasyonum arttı.
Çok daha kolay uyuyorum. İçimde biriken enerji yürüyüşlerde harcanıyor ve bu da uykumu daha düzenli hale getirdi.
Günlük su tüketimim arttı.
Tıkınırcasına yeme davranışım durdu, iştahım daha dengeli hale geldi.
Bel ölçüm inceldi. Başlangıçta belim 33 inçti, şimdi 31.5 inç. Kilom 181 pound’dan 175 pound’a düştü.
Özellikle baldır kaslarım eskisine göre çok daha güçlü.
Her gün yaptığım tüm vücut esnetmeleri sayesinde baldır, arka bacak, iç bacak, kasık bölgesi gibi alanlarda hareket kabiliyetim ve esnekliğim arttı.
Dayanıklılığım yükseldi. Eskiden 2.4 hızda yürürken deli gibi terliyordum. Şimdi 2.8–3.0 hızda daha düşük ortalama nabızla yürüyebiliyorum. Bazen hafif koşu yapmak bile rahat geliyor.
Zihinsel değişimler:
Daha sağlıklı seçimler yapmak artık daha otomatik hale geldi. Yürüyüşün ve iyi beslenmenin birlikte sonuç verdiğini ve kendimi daha iyi hissettirdiğini biliyorum. Gün içinde bedenimi hareket ettirme konusunda daha bilinçliyim; hareket edebilmek artık bana bir ödül gibi geliyor.
Şeker isteğim çok azaldı. Hâlâ çikolatayı seviyorum ama artık şekeri abartmıyorum. Daha düşük kalorili seçenekler ve küçük porsiyonlar beni tatmin ediyor.
Kaçamak yaptığımda ya da ara sıra fazla yediğimde artık suçluluk hissetmiyorum. Yürüyüş benim dayanak noktam oldu ve tekrar toparlanabiliyorum.
Egzersize karşı çok daha olumlu bir ilişki geliştirdim. Bedenimi çok daha sezgisel şekilde dinliyorum ve onunla daha fazla bağlantı kuruyorum. Sınırlarımı biliyorum ve küçük çabaları büyük hedefin bir parçası olarak görebiliyorum. Sadece fiziksel değişimlere odaklanmak yerine, küçük ve ince değişimleri de fark ediyorum. Hangi egzersizlerden keyif aldığımı biliyorum ve internette başkalarını taklit etmek yerine onları yapıyorum.
Kendime ve yapabileceklerime olan güvenim arttı. Küçük başarıları kutluyorum, kendimi sadece kendimle kıyaslıyorum ve dünkü halimden daha iyi olmaya çalışıyorum.
Başta sadece kilo vermek istiyordum ve bunun beni bu kadar farklı yönlerden değiştireceğini düşünmemiştim. Sonuç almak için hâlâ uzun bir yolum var ama bu yazıda bahsettiğim diğer olumlu değişimler için devam edeceğim.
Umarım bu yazı, birilerinin kendine meydan okuması için ilham olur…’’
Günlük Dua
Linkteki duaların tamamını sakin bir şekilde okumak ortalama 15–20 dakika civarında sürüyor. Elbette bu süre kişinin okuma hızına, durup tefekkür etmesine ve bazı duaları tekrar edip etmemesine göre değişebilir.
Bu derlemede yer alan duaların büyük kısmı Kur’ân-ı Kerim’de, hadislerde ve muteber dua kaynaklarında geçen; insanın hem günlük hayatında hem de ömür boyu ihtiyaç duyabileceği mânaları taşıyan dualardır. Birkaç dua ise kendi hâlimize, zamanımıza ve ihtiyaçlarımıza göre eklenmiş niyazlardır.
Malum, çoğu zaman beş vakit namaz kılınsa bile namazdan sonra uzun uzun dua etmeye fırsat bulunamayabiliyor. Bazen farz kılınıp hemen kalkılıyor, bazen zihin dağınık oluyor, bazen de gün telaşı içinde insan fark etmeden günü duasız kapatabiliyor.
Bu açıdan her gün 15–20 dakikayı duaya ayırmak, sadece bir metin okumak değil, günü Allah’a arz etmek, kalbi toparlamak, nefsin dağınıklığını görmek ve hayatın yönünü yeniden hatırlamak anlamına gelir.
Aşağıdaki duaları özellikle stratejik olarak önemli gördüğüm için bir araya getirdim. İçlerinde istiğfar, afiyet, hidayet, rızık, kalp temizliği, nefs muhasebesi, korunma, ümmet bilinci ve Allah’a yakınlık talebi gibi insanın hayatını kuşatan çok temel niyazlar var.
Düzenli okunduğunda Allah’ın izniyle kalbe istikamet, hayata bereket ve insana iç muhasebe kazandırmasına vesile olması umulur. Daha önce bu tür dua metinlerine devam eden birçok dostumuzun da ciddi faydalar gördüğünü ifade ettiğini biliyorum. (Celcelutiye’ye de düzenli olarak devam eden arkadaşlarada Rabbim devamlılık ihsan etsin.)
Allah, bu duaları bizler için hayra, şifaya, istikamete ve rızasına vesile eylesin. Âmin
Günlük dualar için tıklayın…
Beynin Sessiz Yılları: Yaşam Tarzıyla Demans
Bu mesele günümüzün ciddi bir problemi. Eğer teknoloji ve beslenmeye yönelik planlamalar yapılmaz ise, bu sorun giderek artmaya devam edecek.
Malum, Demans bir günde başlamıyor.
Bu mevzu çoğu zaman ilk unutkanlık belirtisinden yıllar önce, beynin sessiz odalarında yavaş yavaş hazırlanıyor.
İnsanın asıl yanılgısı da burada başlıyor: Baş ağrımıyor diye beyin iyi zannediyoruz. Oysa beyin her hasarı bağırarak haber vermez.
Uykusuzluk birikir.
Stres birikir.
Hareketsizlik birikir.
Kötü beslenme birikir.
Yalnızlık birikir.
Aşırı alkol, sigara, tansiyon, şeker, kolesterol, duyulmayan kulak, ihmal edilen göz, hepsi beynin defterine sessizce yazılır.
Bugün bilim bize şunu söylüyor: Alzheimer ve demans tamamen engellenebilir hastalıklar değildir.
Ama risk azaltılabilir, geciktirilebilir, beynin dayanıklılığı artırılabilir.
Ve bunun yolu çoğu zaman mucize bir hapta değil, insanın günlük hayat düzenindedir.
Yürüyün.
Her gün 25-30 dakikalık tempolu yürüyüş, sadece kalbe değil, beyne de hizmet eder.
Çünkü beyin kan ister.
Oksijen ister.
Hareket ister.
Bacaklar çalıştıkça dolaşım canlanır; dolaşım canlandıkça beyin daha iyi beslenir.
Kaslarınızı ihmal etmeyin.
Yaşlandıkça sadece hafıza değil, kas da korunmalıdır.
Bacak gücü, denge, direnç egzersizleri ve düzenli hareket; düşme riskini, kırılganlığı ve zihinsel gerilemeyi azaltan büyük resmin parçasıdır.
Beden çökerken zihnin dimdik kalması kolay değildir.
Yeşil yapraklı sebzeleri sofraya alın.
Ispanak, roka, pazı, lahana, brokoli, maydanoz…
Bunlar sadece “sebze” değildir.
Beynin ihtiyaç duyduğu antioksidan, folat, K vitamini ve koruyucu bileşenlerin mütevazı ama güçlü taşıyıcılarıdır.
Bir tabak yeşillik bazen bir tabağın ötesindedir.
Bir hafıza yatırımıdır.
Uykuyu lüks sanmayın.
Uyku tembellik değildir.
Uyku, beynin temizlik vaktidir.
Derin uykuda beyin, gün boyunca biriken metabolik atıkları temizleme sürecine girer.
Geceyi sürekli çalan insan, sadece zamanından değil, zihninin tamirinden de çalar.
Stresi hafife almayın.
Kronik stres sadece ruhu yormaz.
Hafızanın merkezi olan hipokampus üzerinde de baskı oluşturabilir.
Sürekli alarm halinde yaşayan bir beden, öğrenmeye, hatırlamaya ve yenilenmeye yeterince alan bulamaz.
İnsan bazen unutkanlıktan önce yükünü azaltmalıdır.
Sofrayı düzeltin.
Beyin, rafine şekerle, trans yağla, sürekli atıştırmayla, aşırı işlenmiş gıdayla uzun süre dost kalmaz.
Bitki ağırlıklı, lifli, renkli, sade ve ölçülü beslenme; sadece mideyi değil, zihni de terbiye eder.
Yeşillik, baklagil, tam tahıl, kuruyemiş, zeytinyağı, meyve, yeterli protein…
Bunlar modern tıbbın da, kadim hikmetin de aynı noktada buluştuğu yerlerdir:
Az, temiz, dengeli ve ölçülü yaşamak.
Sosyal bağları koruyun.
Yalnızlık sadece kalbi daraltmaz.
Beyni de fakirleştirir.
Konuşmak, dinlemek, öğrenmek, birlikte yürümek, bir mesele üzerine düşünmek, insana temas etmek…
Bütün bunlar zihnin canlı kalmasına yardım eder.
İnsan, insanla diri kalır.
Zihni çalıştırın.
Yeni bir şey öğrenin.
Okuyun.
Yazın.
Ezber yapın.
Dil öğrenin.
Bir konuyu araştırın.
Çocuklara anlatın.
Beyin kullanılmayan bir oda gibi kararır; kullanılan bir kandil gibi parlar.
Tansiyonu, şekeri, kolesterolü, işitmeyi ve görmeyi takip edin.
Beyin sağlığı sadece “hafıza egzersizi” meselesi değildir.
Damar sağlığıdır.
Kan şekeri meselesidir.
Tansiyon meselesidir.
Kulak ve göz meselesidir.
Çünkü beyne giden yol bütün bedenden geçer.
Bakım verenleri unutmayın.
Demans hastasına bakan eşler, çocuklar ve yakınlar büyük bir yük taşır.
Onların uykusu bozulur.
Stresi artar.
Sosyal hayatı daralır.
Kendi sağlığını ihmal eder.
Bazen hastaya bakan kişi de sessizce tükenir.
Bu yüzden bakım verenin korunması da tedavinin bir parçasıdır.
Kısaca;
Beyin bir emanet.
Ve bu emanet sadece kitap okuyarak değil; yürüyerek, uyuyarak, doğru yiyerek, stresten arınarak, insanlarla bağ kurarak ve bedeni ihmal etmeyerek korunur.
Alzheimer için kesin bir garanti yok.
Ama insanın elinde güçlü bir imkan var:
Bugünkü hayat tarzı, yarınki hafızanın toprağıdır.
Yılda 60-70 kitap okumak mı? Yoksa 15 Kitaba Çalışmak mı?
Yazar Bobby Powers, yıllarca çok kitap okumasına rağmen okuduklarını hatırlamakta zorlandığını fark ediyor.
Bir kitabı bitirmiş olmakla, o kitaptan gerçekten istifade etmiş olmak arasında büyük bir fark var. Bu farkı kapatmak için de fiziksel kitaplarda kullandığı üç adımlı bir not alma sistemi geliştiriyor: SUB sistemi.
İlk adım, önemli pasajların yanına yıldız koymak. Böylece kitap aylar veya yıllar sonra yeniden açıldığında, asıl fikirler hızla bulunabiliyor. İkinci adım, her sayfada gerçekten gerekli cümlelerin altını çizmek.
Buradaki soru basit: “Bu sayfaya tekrar dönsem, ana fikri anlamak için hangi birkaç cümleyi okumam yeterli olurdu?”
Üçüncü adım ise kitabın arka kapağını kişisel bir özet sayfasına çevirmek. Yazar burada önemli alıntıları, ana fikirleri, sayfa numaralarını, uygulanacak dersleri ve bazen de yazarın tavsiye ettiği kitapları not ediyor.
Bu sistemin en güçlü tarafı şu: Kitap, sadece okunmuş bir nesne olmaktan çıkıyor; üzerinde düşünülmüş, işlenmiş ve hayata aktarılmaya hazır bir bilgi haritasına dönüşüyor.
Yazıya ek olarak şunu ifade etmekte fayda var; Yılda 25-30 kitaba bitirmeye gerek yok. Bir dönemde yılda 55-65 arası okuduğum oluyordu. Ama bu kitapların hepsini çalışma fırsatı olmuyor. Üzerine çalışmayan kitap ne hatırda kalıyor ne de bir anlam ifade ediyor. Önemli olan ayda iki-üç kitap dahi olsa o kitaba çalışmak, üzerinde analizler ve değerlendirmeler yapmak ve bunları dönem dönem tekrar etmek.
Bu yöntem özellikle eğitimciler, yazarlar, danışmanlar ve düzenli üreten için çok değerli. Çünkü mesele sadece “ne okudum?” değil; “okuduğumdan neyi hatırlıyorum, neyi kullanıyorum, neyi hayatıma taşıyorum?” sorusudur.
Değişim Bir Karar Değil, Bir Tekrardır
Makale, nöroplastisiteyi yani beynin tekrar eden deneyimler, davranışlar ve alışkanlıklar üzerinden kendini yeniden şekillendirme gücünü sade bir dille anlatıyor.
Makalenin ana mesajı şu: İnsan sadece istemekle, hayal kurmakla veya hedef belirlemekle değişmiyor; asıl değişim, her gün tekrar edilen küçük davranışların beyinde yeni yollar açmasıyla başlıyor.
Yazar, Barbara Arrowsmith-Young örneği üzerinden beynin sabit ve değişmez olmadığını gösteriyor. Barbara, çocukluğundan itibaren bazı temel zihinsel becerilerde ciddi zorluklar yaşamasına rağmen, yoğun zihinsel egzersizlerle beynini adeta yeniden eğitiyor. Bu hikâye yazıda şu fikri güçlendiriyor: “Ben böyleyim” demek çoğu zaman bir gerçek değil, tekrarlarla güçlenmiş eski bir zihinsel kalıptır.
Makalenin en önemli tarafı, hedefler yerine davranışlara odaklanmasıdır. Beyin, “Ben yazar olmak istiyorum”, “Ben sağlıklı olmak istiyorum”, “Ben disiplinli olmak istiyorum” gibi niyetlerle değil; her gün tekrar edilen fiillerle şekilleniyor.
Yani insan sabah yazıyorsa yazar zihni inşa ediyor, düzenli yürüyorsa sağlıklı insan kimliğini besliyor, sürekli telefona bakıyorsa da dikkat dağınıklığını eğitiyor.
Bir diğer nokta; Nöroplastisite sadece lehimize çalışmaz, aleyhimize de çalışır. Sürekli stres, öfke, erteleme, korku ve kaçınma da beyinde yol açar. İnsan farkında olmadan kendi zihnini ya güçlendirir ya da zayıflatır. Bu yüzden asıl soru “Beynimi değiştirebilir miyim?” değil; “Ben her gün beynimi neye alıştırıyorum?” sorusudur.
Özetle, değişim, büyük kararların değil, küçük tekrarların çocuğudur. İnsan hangi davranışı her gün tekrar ederse, beyni onu normal kabul etmeye başlar. Bu yüzden hayatımızı değiştirmek istiyorsak önce cümlelerimizi değil, tekrarlarımızı değiştirmemiz gerekir. Çünkü beyin niyete değil, pratiğe inanır.
20 Yıllık İş Bilgisi
Yazar Ramit S.’nin iş tecrübelerinden bazı notlar:
Başarının sizin için kişisel olarak ne anlama geldiğini tanımlayın; sadece başkalarının başarı dediği şeye göre hareket etmeyin.
Hedeflerinizi ve işinizle neyi başarmak istediğinizi yazın.
Hedeflerinizle uyumlu olmayan fırsatlara “hayır” demeye istekli olun.
Birlikte çalışmaktan keyif aldığınız ve emeğinize değer veren müşterileri seçin.
İşinizden kazandığınız parayı kişisel birikimlere ve yatırımlara aktarın.
Yaptığınız işin kalitesi konusunda kendinize karşı dürüst olun ve daima gelişmeye çalışın.
Hata yaptığınızda özür dileyin ve sorumluluk alın.
Size bazı iş fırsatlarını kaybettirecek olsa bile doğru olduğuna inandığınız şeyin arkasında durun.
Sizi motive eden, olumlu ve başarılı insanlarla çevrenizi güçlendirin.
Sizi rakiplerinizden ayıracak teknik beceriler öğrenin.
Problem çözerken hem pratik hem de duygusal yönleri dikkate alın.
Sizi farklı kılacak özgün bir bakış açısı geliştirin.
Kendinizi ve fikirlerinizi daha iyi sunabilmek için medya eğitimi alın.
İşinizin sağlıklı ilerlemesi için kendi mutluluğunuza ve motivasyonunuza dikkat edin.
Başarılarınızı kutlayın ve içinde bulunduğunuz anın tadını çıkarın.
Gençken farklı tecrübeler kazanmak için büyük bir şehirde yaşamayı değerlendirin.
İşiniz için doğru kitleyi seçin; sadece size beğeni verecek kişilerin peşinden gitmeyin.
Kitlenizle bağınızı canlı tutmak için müşteri geri bildirimlerini okumaya devam edin.
Haftanın Videoları
Haftanın Yapay Zeka Manşetleri
Analiz firması Sensor Tower'ın 2026 raporuna göre, ChatGPT'nin yapay zeka asistan pazarındaki payı, lansmanından bu yana ilk kez %50'nin altına düşerek Mayıs ayı sonu itibarıyla %46,4'e geriledi . Yine de aylık 1,1 milyar kullanıcısıyla Google'ın Gemini'si (662 milyon) ve Anthropic'in Claude'u (245 milyon) önünde lider konumda. Ancak kullanıcılar artık asistanlar arasında serbestçe geçiş yapıyor ve Gemini ile Claude, pazar payındaki düşüşü telafi ediyor.
Yapay zekâya yönelik bellek talebinin bileşen maliyetlerini artırması nedeniyle Apple, iPhone fiyatlarını yükseltmek zorunda kalabilir.
Birleşik Krallık hükümeti , 1,5 milyon konutluk inşaat hamlesi için planlama kararlarını hızlandırmak amacıyla yapay zekayı kullanıyor.
Amazon ve diğer yatırımcıların küresel ölçekte faaliyet göstereceğine dair bahisleriyle Odyssey, 1,45 milyar dolarlık bir değere ulaştı.
Sequoia'nın eski yönetici ortağı Roelof Botha, halka arz sonrasında Musk'ın ezici oy kontrolünü elinde tutmasıyla SpaceX'in yönetim kuruluna ve denetim komitesine katıldı .
Anthropic, karbon giderme koalisyonu Frontier'e katılarak, grubun ilk tamamen yapay zekâ tabanlı girişimi olarak 915 milyon dolarlık yeni bir taahhüde katkıda bulundu.
Trump yönetimi, yapay zekâ destekli sohbet robotlarını federal hizmetlere daha da entegre etmeye çalışıyor.
Noam Shazeer, Google'dan ayrılıp OpenAI'ye geçiyor ve Transformer makalesinin orijinal yazarlarından biri, Google'ın en büyük yapay zeka rakibi olan OpenAI'ye katılıyor.
Beyaz Saray'ın , Anthropic'ten Fable 5'in erişimi geri yüklemeden önce jailbreak'leri engelleyebildiğini kanıtlamasını istediği ve araştırmacıların imkansız olabileceğini söylediği bir güvenlik eşiği belirlediği bildiriliyor.
Sızdırılan OpenAI mali verilerine göre, şirket devasa gelir artışına rağmen yılda milyarlarca dolar zarar etmeye devam ediyor.
DeepSeek'in, kurucunun kontrolünü elinde tutarak 50 milyar doların üzerinde bir değerlemeyle 7,4 milyar dolar yatırım aldığı bildirildi.
Yapay zeka maliyetlerinin artmaya devam etmesi nedeniyle Microsoft, kullanıma dayalı Copilot Cowork fiyatlandırmasını ve daha ucuz DeepSeek barındırma seçeneklerini test ediyor.
Databricks, veri zekası platformu içindeki siber saldırı tespitini güçlendirmek için Panther'ı satın aldı.
Z.ai, 1 milyon tokenlik bağlam penceresi ve açık ağırlıklı lisanslama ile GLM-5.2'yi piyasaya sürdü.
HSBC, varlık yönetimi, finansal risk ve personel verimliliğinde yapay zeka kullanımını genişletmek amacıyla Google Cloud ile çok yıllık bir yapay zeka ortaklığı kurdu.
McKinsey'e göre yapay zeka, 2030 yılına kadar Macaristan için 15 milyar avroluk verimlilik artışı sağlayabilir; ancak yöneticiler maliyetler, benimseme ve rekabet konularında farklı görüşlere sahip.
AMD, yapay zeka iş yükleri için veri merkezi bellek optimizasyonunu iyileştirmek amacıyla Mext'i satın aldı.
PwC'ye göre, şirketler botları denetleyecek ve "gözetleyecek" kişiler aradıkça İngiltere'de yapay zeka alanındaki işe alımlar hızla artıyor.
Accenture, perakende otomasyonunun ödeme aşamasına daha da yaklaşmasıyla birlikte yapay zekâ destekli alışveriş asistanlarına olan tüketici güveninin arttığını belirtti.
Salesforce, yapay zeka tabanlı müşteri hizmetleri platformu Fin'i 3,6 milyar dolara satın almak üzere anlaşmaya vardı.
Meta, Facebook arama motoru için, platformlarındaki herkese açık gönderilerden veri çeken bir yapay zeka modunu test ediyor.
Büyük teknoloji şirketleri , Kongre yeni kuralları kesinleştirmeden önce ABD yapay zeka düzenlemelerini şekillendirmek için son bir hamle yapıyor.
ABD'li bir yargıç, OpenAI'nin eski bir xAI mühendisini Grok ile ilgili sırları sızdırmaya teşvik ettiğine dair hiçbir kanıt bulamadığı gerekçesiyle xAI'nin OpenAI'ye karşı açtığı ticari sır davasını reddetti.
Microsoft, hisse senedi fiyatındaki düşüşten önce Azure'daki yavaşlayan büyümeyi ve artan yapay zeka altyapı maliyetlerini gizlediği iddiasıyla hissedarlar tarafından dava edildi.
Google Discover'da alıntı ağırlıklı başlıklarla performans artırmaya çalışıyorsanız, 3,4 milyon makaleyi kapsayan devasa bir araştırma, aslında kendinizi kandırıyor olabileceğinizi gösteriyor .
Threads aylık kullanıcı sayısında 500 milyonu aştı (Zuck'ın 1 milyar hedefine ulaşmanın yarısına geldi) ve K-pop hayranları bu etkileşim rakamlarını yukarı çekti.
🖱️ Heyclicky: Mac'inizde yaşayan bir yapay zeka dostu. Sesli olarak bir soru sorun ve üzerinde çalıştığınız her şeyde size yol göstersin.
⚙️ Poetic: Kurallarınızı öğrenen ve her seferinde bunlara uyan, uçtan uca süreçleri yöneten ve otomatikleştirebileceğiniz şeylerin kapsamını ve derinliğini genişleten yapay zeka.
👨💻 Softr: Kod yazmaya gerek kalmadan, dakikalar içinde özel yapay zeka destekli portallar ve dahili araçlar oluşturun ve kullanıma sunun.
✅ Freddy: Giyilebilir cihazlarınızı, CGM'lerinizi, güç ölçerlerinizi ve spor salonu uygulamalarınızı doğrudan Claude, ChatGPT ve MCP dilini konuşan herhangi bir yapay zeka ajanına bağlayan bir MCP sunucusu.
✨ Hera: Saniyeler içinde profesyonel animasyonlar oluşturan yapay zeka
MENTORLUK DESTEĞİ
ZAMAN YÖNETİMİ EĞİTİMİ VE HAYAT SİSTEMİ
ŞİRKETLERİNİZ İÇİN YÖNETİM DANIŞMANLIĞI
BÜLTENE ABONE OLARAK DESTEK VEREBİLİRSİNİZ
Bu haftalıkta bültenimizin sonuna geldik.
👉 Bültenimize sponsor olabilir, reklam verebilir, yıllık abone olarak maddi destek verebilir veya devam edebilmemiz için bağış yapabilirsiniz. Üç arkadaşınıza tavsiye vererekte bu bilgilerin onlara ulaşmasına vesile olabilirsiniz.