Kör Disiplin: Modern Despotizmin Geciken Hesabı
Bu Hafta Bülten'de Neler Var?
- Kör Disiplin: Modern Despotizmin Geciken Hesabı
- Geleceği Satın Alıyorlar! Geçmişin Borçlarını Kim Ödeyecek?
- Ünlü Hayranlığı Zekâyı Olumsuz Etkiliyor
- Yalnız Yaşadı, Yalnız Öldü: Böyle İslamiyet Olmaz
- Yapay Zeka Çağında 300 Şirketin Vazgeçemediği Şey
- Musibetleri ve Dertlerini Kimseye Anlatma
- Yapay Zeka ile Tehlikeli Derecede Kendi Kendinizi Nasıl Eğitebilirsiniz
Haftanın Videoları
Haftanın Makaleleri
Haftanın Yapay Zeka Manşetleri
2025 son itibariyle dünyada 117,8 milyon insan zorla yerinden edilmiş durumdaydı.
BM her yıl bu rakamı açıklıyor. Evinden, köyünden, ülkesinden koparılan insanları sayıyor.
Ama bu sayımın dışında kalan kayıplar da var.
Misal;
Mesleğinden edilen öğretmen.
İtibarından edilen dürüst insan.
Hakkından edilen işçi.
Geleceğinden edilen çocuk.
Onların kaybı hangi istatistikte görünüyor?
Malum, meşhur sözdür:
‘‘Eden bulur…’’
Bu sözü hep yanlış yerden anladığımız düşüncesindeyim.
Bir teselli sandık. Mazlumun, elinden başka bir şey gelmediğinde söylediği bir cümleden ibaret bir ifade gibi..
Oysa bu söz bir teselli değil. Bir tespit.
Bugün zulüm deyince aklımıza şiddet gelir. Kan, işkence, hapishane, bomba.
Arap dilcileri bu kelimeye başka bir yerden bakar.
İbn Faris'e göre bu kökün iki asıl anlamı vardır:
Biri ışığın zıddı olan karanlık, diğeri bir şeyi kendi yerinin dışına koymak. Zulüm ile zulmet aynı kökten gelir. Karanlıkta hiçbir şey yerinde bulunmaz.
Araplar bu anlamı gündelik dilde de taşırdı.
"Yılandan daha zalim" derlerdi; çünkü yılan kendi kazmadığı bir yuvaya gelip yerleşir. Su, daha önce hiç ulaşmadığı bir yere taştığında da "su vadiye zulmetti" derlerdi.
Bu tanıma baktığımızda ne kan var, ne bağırış değil mi? Sadece ‘yer’ tanımı görüyoruz.
İlk bakışta fazla sade görünür. Aslında değildir. Çünkü zulmün en sinsi hallerini de içine alır.
Liyakatsiz birini makama oturtmak zulümdür; makamı yerinden eder.
Bir hakimi kürsüden, bir öğretmeni sınıftan, bir çocuğu evinden koparmak zulümdür; insanı yerinden eder.
Allah'a ait olanı bir başkasına vermek de zulümdür.
Kuran şirki bu yüzden "büyük zulüm" diye anar (Lokman, 31/13).
"Zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır" hadisi, bu kök akrabalığını taşır.
Şimdi açılıştaki ifadeyi yeniden hatırlayalım:
"Yerinden edilmiş kişiler."
Yani modern insanın yeni yardım dili.. Oysa ki, farkında olmadan zulmün bin yıllık tanımını kullanıyor.
Roma'nın Kör Noktası
Bir ehl-i kalp, eski Roma'nın bir dönemindeki disiplin için; "O idare, o mükemmel idare" demişti. Malum, Roma bir denetim kültürü kurmuştu. Senato vardı, meclisler vardı, güç sahipleri belli ölçüde hesap vermek zorundaydı.
Ama bu denetim, zamanla gücün tek elde toplanmasını engelleyemedi. Bir anlamda ‘kör disiplin’ söz konusuydu.
Roma'nın ihtişamının arkasında başka bir dünya vardı. Kast benzeri bir düzen: bir yanda üst sınıf, öte yanda köleler, siyasi haklardan dışlananlar, sayısı bile bilinmeyen insanlar.
Dışarıda ise Kartaca vardı.
MÖ 146'da Roma, Hannibal'ın şehrini yerle bir etti. Şehir yakıldı; çok sayıda insan öldürüldü, teslim olan on binlerce kişi köle olarak satıldı.
Roma'nın zaferi, Kartaca'nın felaketiydi.
Bu iki sahneye zulmün tanımıyla bakın.
Zincirdeki köle, yerinden edilmiş bir insandır. Yerle bir edilen Kartaca, yerinden edilmiş bir şehirdir.
Roma'nın denetimi senatoyu, meclisleri, görevlileri kapsayacak kadar genişti. Ama zincirdeki köleyi görmedi. Yıkılan şehri görmedi. Çünkü denetim, yalnızca deftere yazılanı denetliyordu.
Roma'nın disiplini gerçekti. Ama başarı haklılık değildir. Bir binanın sağlamlığı, temelinin kimin toprağına atıldığını değiştirmez.
Roma'nın akıbetini bu ahlaki çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
İhtişam kar etmedi. Ordu disiplini kar etmedi.
O koca Roma gümbür gümbür yıkıldı; kendisini bekleyen çukura tek bir cenaze gibi yuvarlandı.
Listeyi uzatılabilir.
Napolyon; Afrika'daki ve Ruslara karşı zulümleri, Moskova işgali ve hırsıyla. Ardından Hitler; bir milleti peşinden kayalara sürükleyen zalim oldu.
Ve hepsini tek bir kavramda görebiliyoruz: Tarihin devr-i daimi.
Yani tarih döner. Dönerken de bir şeyleri yerine koyar.
"Devr-i daim" fikrini burada bir adım öteye taşımakta mümkün.
Genellikle, "Eden bulur" deyince zalimi bekleyen bir ceza hayal ederiz. Sanki bir el iner ve vurur.
Zulmün tanımı ise başka bir şey söylüyor. Zulüm bir şeyi yerinden etmekse, adalet onu yerine koymaktır. Ama dikkat. "Eden bulur" bir tarih kanunu değildir. Tarih, her mazlumun hakkını kendiliğinden iade eden bir makine değildir.
Bu halk sözü, tam anlamını ancak bir iman çerçevesinde bulur: Yerinden edilen hiçbir hak kaybolmaz. Ya bu dünyada yerine döner, ya hesap gününde.
Bu dünyada döndüğünde ise çoğu zaman dışarıdan inen bir ceza gibi gelmez. Zalimin yerinden ettiği şeylerin geri dönüş yolu gibi gelir. Bunu şuan Afrika ve Ortadoğu’yu sömüren güçlerde yaşayamaya başladı. Eden bulur..Ve bulacak.
Ve o yol, zalimin üstünden geçer.
"Ez-zalimu seyfullah, yentakimu bihi, sümme yüntekamu minh."
Zalim, Allah'ın kılıcıdır. Onunla intikam alınır. Sonra ondan da intikam alınır.
Ama zalim kendini kılıç değil, el sanır.
Bu yanılgının adı kibirdir. Kibir, insanın kendini kendi yerinin üstüne koymasıdır. Yani kibir de bir zulümdür; zalimin herkesten önce kendine yaptığı zulüm.
Ama kılıç olmak, hesaptan muaf olmak demek değildir. Sözün ikinci yarısı tam da bunu söyler.
Bu gözle bugüne bakınca bir şey dikkat çekiyor. Bugünün zulmü çoğu zaman kılıç taşımıyor. Kaşe taşıyor.
Bir öğretmen bir sabah okuluna gidemez. Adı bir listede çıkmıştır. Ne ile suçlandığını tam bilmez; ama sınıfından, mesleğinden, bazen pasaportundan aynı gün olur.
Bir başkası yıllarca hukuki belirsizlik içinde yaşar. Sonunda hakkındaki iddiaların dayanaksız olduğu anlaşılır. Kaybettiği yılları ona kimse geri vermez.
Bir aile, yalnızca yakınlığı yüzünden fiilen cezalandırılır. Suçun şahsiliği ilkesi kağıt üzerinde durur; hayatın içinde işlemez.
Tutukluluk bir tedbirdir. Ama süresi, gerekçesi ve denetimi ölçüyü kaybettiğinde yerinden edilmiş bir tedbire dönüşür. Masumiyet karinesi tersine döner; insan, suçsuzluğunu ispat edene kadar suçlu muamelesi görür.
Bu haksızlıklar için kan dökülmesi gerekmez. Bazen bir imza, bir karar, bir kayıt yeterlidir. Ama hepsinde yer vardır.
Zulüm burada bir adım daha ileri gider. Artık yalnızca insanı değil, kurumun kendisini yerinden eder.
Her kurumun bir varlık sebebi vardır. Yargı adalet için vardır. Okul ilim ve liyakat için. Yönetim hizmet için.
Yargı adaletin yerine korku üretmeye başladığında, okul liyakatin yerine itaati ödüllendirdiğinde, yönetim hizmetin yerine tahakküm kurduğunda bir şey olur.
Binalar yerinde durur. Tabelalar değişmez. Toplantılar, mühürler, imzalar devam eder.
Ama kurumun kendisi yerinden edilmiştir.
Bir kurumun çökmesi için kapılarının kapanması gerekmez. Bazen varlık sebebini kaybetmesi yeterlidir.
Böyle bir kurum, bozulduğu için tehlikeli değildir. Yanlış bir amaca kusursuz hizmet ettiği için tehlikelidir.
Bu, en zor fark edilen zulümdür. Çünkü her şey yerinde görünür.
Bu tabloya bakarken en kolay yapılan şey, kaşeyi hep başkasının elinde görmektir.
Kuran ise ölçüyü en ağır yerden koyar:
"Ey iman edenler! Kendiniz, anne babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şahitlik ederek adaleti titizlikle ayakta tutun." (Nisa, 4/135)
Yerinden edilmiş bir hakkı görmek için önce kimin elinin değdiğine değil, hakkın nerede durduğuna bakmak gerekir.
Eski zalim kapıyı kırardı. Yenisi kapıya tebligat bırakır.
Şehrin Üstündeki Şehir
Bir diğer nokta;
Sınırların dışına çıkınca "yerinden edilmiş" ifadesi mecaz olmaktan çıkar.
Misal Sudan, ülke içinde yerinden edilmede bugün dünyanın en büyük krizini yaşıyor; 9,1 milyon insan evinden olmuş durumda. Yaklaşık 19,5 milyon insan, yani her beş kişiden ikisi, kriz düzeyinde açlıkla karşı karşıya.
Şimdi asıl rakama gelin.
Sudan için hazırlanan 2026 insani yardım planının nisan itibarıyla yalnızca yüzde 20'si karşılanabildi.
Dünya rakamları biliyor. Ama alışıyor.
Zulme alışmanın tehlikesi burada başlar. İnsan, başta karşı çıktığı bir haksızlığı zamanla sorgulamamaya, sonra farkında olmadan normal görmeye başlayabilir. Şu an Gazze’den Türkistan’a kadar devam eden malum durum ve toplumun hayatına devam etmesi..
Kuran bu kaymanın varacağı yeri gösterir:
"Zulmedenlere meyletmeyin; sonra ateş size de dokunur." (Hud, 11/113)
Ayetteki fiil, bir şeye dayanmayı, ona meyletmeyi anlatır. Müfessirler bunu zulme destek vermek ya da ona razı olmak diye açıklar.
Alışmak henüz razı olmak değildir. Ama ikisi arasındaki mesafe, sanıldığından kısadır.
Kartaca'ya bir kez daha dönelim. Yıkıntılarının üzerinde zamanla yeni bir Roma şehri yükseldi. Yeni sokaklar açıldı, yeni hayatlar kuruldu.
Ama yeni bir hayatın başlaması, eskisinin hangi bedelle sona erdiği sorusunu ortadan kaldırmaz. Bazen tarih yıkılanı ortadan kaldırmaz. Üstüne yeni bir düzen kurarak onu görünmez kılar.
Diğer Küçük Romalar
Bu yazıyı uzak coğrafyaların hikayesi olarak okumak kolay. Ve rahat.
Ama zulmün tanımı kimseyi dışarıda bırakmıyor.
Bir şirket düşünün. Disiplini yerinde. Raporları kusursuz. Dışarıdan bakan "o idare, o mükemmel idare" der.
Peki bu kusursuz düzenin görünmeyen bedelini kim ödüyor? O şirkette deftere yazılmayan kim?
Emeğinin takdiri başkasının adına yazılan çalışan mı?
Liyakati olduğu halde kenara itilen, yerine bir yakının oturtulduğu kişi mi?
Ödemesi aylarca geciktirilen tedarikçi mi?
Aynı soruyu bir aile için sorabilirsiniz. Bir cemaat için. Bir ofis için…vs.
Disiplin zulmün üstünü örtebilir. Ama onu ortadan kaldırmaz...
Peki neden her şey hemen yerine dönmüyor?
Neden bazı zalimler ömür boyu rahat yaşıyor?
Mühlet hadisini tekrar hatırlayalım. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:
"Allah zalime mühlet verir. Onu yakaladığında ise bırakmaz."
Ardından Hud suresinin 102. ayetini okur:
"Zulmeden memleketleri yakaladığında Rabbinin yakalayışı işte böyledir." (Buhari, Tefsir (Hud) 5; Müslim, Birr 61)
Mühlet, bir borcun vadesidir.
Vade, borcun silindiği anlamına gelmez. Yalnızca ödeme gününün henüz gelmediği anlamına gelir. Zalimin en büyük hatası vadeyi af sanmasıdır. Ödeme günü gecikti diye borcun düştüğünü zanneder. (Bu kredi çekip iş yapanlar içinde böyledir.)
Bu dünyada her hesap kapanmaz. Kartaca geri dönmedi. Zincirdeki kölelerin adı bile kalmadı.
Bu yüzden İslam'ın adalet anlayışı tarihe sığmaz. Hesap tarihe sığmayınca tarihin ötesine taşar. Peygamber Efendimiz sav, bir gün ashabına müflisin kim olduğunu sorar. Parası ve malı olmayan kişi, derler.
Efendimiz başka bir müflis anlatır: Kıyamet gününe namazıyla, orucuyla, zekatıyla gelen; ama birine sövmüş, birine iftira atmış, birinin malını yemiş, birinin kanını dökmüş, birini dövmüş kişi. Onun iyilikleri hak sahiplerine dağıtılır. İyilikleri tükenirse, onların günahları ona yüklenir. (Müslim, Birr 59; Tirmizi, Kıyamet 2)
Şimdi açılıştaki soruya dönelim.
Dünya istatistiklerinin ölçemediği haksızlıkların hesabı nerede görülüyor?
Bu hadis o sorunun cevabıdır.
Orada mesleğinden edilen öğretmen de sayılır.
İtibarından edilen insan da.
Hakkı yenen işçi de.
Hiçbir hak kayıt dışı kalmaz.
Bir anlamda "Eden bulur"un son durağı burasıdır.
Orada makam geçmez. Disiplin geçmez. İhtişam geçmez. Tek geçerli para insanın kendi amelidir.
Ve yerinden ettiği her hak, o paradan tahsil edilir.
Ama insanın önünde bir imkan daha var: Hesap gününü beklemeden, kendi eliyle bozduğunu düzeltmek.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: Kimin kardeşine karşı ırzıyla veya başka bir şeyle ilgili bir zulmü varsa, dinarın ve dirhemin bulunmayacağı gün gelmeden bugün onunla helalleşsin. (Buhari, Mezalim 10)
Helalleşmek, borcu vadesinden önce kapatmaktır.
Çünkü adalet yalnızca zalimi cezalandırmak değildir. Mümkün olduğu ölçüde, yerinden edilen hakkı sahibine geri vermektir.
Helalleşme yalnızca bir özür cümlesi de değildir. Birinin malını aldıysanız iade etmek, itibarını zedelediyseniz düzeltmek, haksız bir karar verdiyseniz geri almak gerekir.
Çünkü pişmanlık sizin kalbinizde olur. Haksızlığın zararı ise başka bir insanın hayatında devam ediyor olabilir.
Helalleşmek, yerinden ettiğiniz şeyi kendi elinizle yerine koymaktır. Tarihin ya da hesabın sizin üzerinizden geçerek yapacağı işi, sizin yapmanızdır.
Bu, zalimin elindeki tek ucuz yoldur. Ve ironik biçimde, en az kullanılan yoldur.
Çünkü helalleşmek için önce bir şeyi yerinden ettiğinizi kabul etmeniz gerekir.
Evet, Roma'nın disiplini etkileyiciydi. Ama gün geldi sonuç farklı oldu…
Şimdi soru şu; Bizim elimizle yerinden edilmiş ve hala yerine konmamış bir hak var mı?
Kaynaklar
Ayetler: Lokman, 31/13; Hud, 11/102, 113; Nisa, 4/135.
Hadisler: Buhari, Mezalim 8 (2447); Buhari, Mezalim 10 (2449); Buhari, Tefsir (Hud) 5 (4686). Müslim, Birr 57 (2579); Müslim, Birr 59 (2581); Müslim, Birr 61 (2583). Tirmizi, Kıyamet 2 (2418).
Dil: İbn Faris, Mu'cemu Mekayisi'l-Luga, "z-l-m" maddesi. "Yılandan daha zalim" ve "su vadiye zulmetti" deyimleri: İbnü'l-Enbari'den aktaran İbn Teymiyye, Camiu'r-Resail.
Tarih: Appianos, Punik Savaşlar, 130.
Veri: BMMYK, Global Trends 2025 (Haziran 2026). UNICEF/FAO/WFP ortak açıklaması (15 Mayıs 2026).
Geleceği Satın Alıyorlar! Peki Geçmişin Borçlarını Kim Ödeyecek?
Bu makale biraz uzun olabilir, ekonomi alanınıda sevmeyebiliriz. Ancak bu yazıda anlatılanlar doğrudan bizlerin hayatını ilgilendiriyor. Yapay zeka şirketlerinin milyarlarca dolarlık yatırımlarından devletlerin giderek büyüyen borçlarına kadar, ilk bakışta birbirinden bağımsız görünen gelişmelerin arkasındaki şaşırtıcı bağlantılar mevcut. Bazı şirketlerin nasıl kendi devletlerinden daha güvenilir görülebildiğini, milyarlarca dolarlık kazançların gerçekte ne anlama geldiğini ve devletlerin borç yükünü bazen fark ettirmeden nasıl hafiflettiğini somut örneklerle anlattık. Çünkü asıl mesele yalnızca kimin ne kadar kazandığı değil; işler beklendiği gibi gitmediğinde faturanın neden bazen hiçbir kararın tarafı olmayan insanlara kesildiği.
Evet, dünyanın en büyük ekonomilerinden birinde, bazı şirketlerin kendi devletlerinden daha ucuza borçlanabildiğini düşünün.
İlk bakışta tuhaf geliyor.
Çünkü devletin vergi toplama gücü var. Kanun yapabilir, bütçesini değiştirebilir, kamu kaynaklarını yönetebilir. Şirketlerin ise böyle yetkileri yok.
Fakat Fransa'da buna benzer bir durum yaşanıyor.
Bloomberg'in Ekim 2026'da yayımladığı araştırmaya göre, yaklaşık 215 milyar avroluk Fransız şirket tahvili, benzer vadeli devlet tahvillerinden daha düşük getiriyle işlem görüyordu. Bu miktar, yılbaşından itibaren yaklaşık 18 katına çıkmıştı.
Başka bir ifadeyle yatırımcılar, bazı şirketlerin borçlarına Fransız devletinin borcundan daha yüksek fiyat biçiyordu.
22 Ekim Perşembe günü bu tablo daha da dikkat çekici hale geldi.
Fransa'nın 10 yıllık devlet tahvili getirisi %5'in üzerine çıktı. Almanya'ya göre ödediği risk primi, 2011'deki Avrupa borç krizinden bu yana görülen en yüksek seviyeye ulaştı. Fransız devlet tahvillerinin getirisi, 2013'ten beri ilk kez Amerikan devlet tahvillerinin üzerine yükseldi. (Yani özetle: Bazı büyük Fransız şirketleri dünyadan gelir kazandıkları için yatırımcılara Fransız devletinden daha güven veriyor.)
Aynı gün Amerika'da ise teknoloji hisseleri sert biçimde düşüyordu. Nasdaq %2,6 değer kaybederken yatırımcıların Amerikan devlet tahvillerine yönelmesi, ABD'nin 10 yıllık tahvil getirisini yaklaşık 19 baz puan aşağı çekti.
Bir tarafta yatırımcılar Amerikan devletine borç vermek için daha düşük getiriye razı olurken, diğer tarafta Fransız devletinden daha yüksek getiri talep ediyordu.
Peki aynı küresel finans sisteminde neden bu kadar farklı sonuçlar ortaya çıkabiliyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca faiz oranlarında değil. Devletlerin, şirketlerin ve yatırımcıların geleceğe ilişkin beklentilerinde saklı.
Günümüz ekonomisinin önemli bir bölümü, henüz kazanılmamış gelirlerin bugünden finanse edilmesine dayanıyor.
Teknoloji şirketleri gelecekte elde edecekleri kazançlara güvenerek milyarlarca dolarlık altyapılar kuruyor. Devletler gelecekte toplayacakları vergilere ve ekonomik büyümeye dayanarak borçlanıyor. Yatırımcılar ise henüz gerçekleşmemiş bu beklentileri bugünden fiyatlandırıyor.
Bu giderek büyüyen bir sorun var.
Gelecekte beklenen kazançlar bugün finansal değer oluştururken, bu beklentiler gerçekleşmediğinde ortaya çıkacak maliyetin nerede biriktiği her zaman aynı açıklıkla görünmüyor.
Dünyanın ne zaman ekonomik bir felaketle karşılaşacağını tahmin etmeye çalışmıyoruz.
Daha önemli soru şu:
Geleceğin kazançlarını bugünden kullanırken, geçmişin ve bugünün borçlarını sonunda kim ödeyecek?
‘Bu beni ilgilendirmez’ dememeli, zira küresel piyasal son 3-5 yıldır artık enflasyonun önünü alamıyorlar.. Bu kaçınılmaz sona doğru gittiğimizin en büyük delilidir. Haliyle herkesin hayatına etki edecek şeyler olacak.
Misal; Amazon'un 30 Haziran 2026 tarihli Amerikan Sermaye Piyasası Kurulu (SEC) raporunda, üzerinde pek durulmayan ilginç bir ayrıntı bulunuyor.
Şirketin Anthropic ile yaptığı anlaşmalardan birinde, 20 milyar dolara kadar ulaşabilen bir finansman imkanı oluşturulmuş.
İlk bakışta sıradan bir finansman düzenlemesi gibi görünebilir.
Ancak sözleşmenin işleyişi farklı.
Başlangıçta Anthropic'in bu imkandan kullanabileceği tutar sıfır.
Amazon, ticari anlaşma kapsamında belirlenen işlem kapasitesini teslim ettikçe finansmanın ilgili bölümü Anthropic'in kullanımına açılıyor.
Anthropic bu imkandan yararlandığında Amazon, karşılığında dönüştürülebilir borçlanma araçları veya belirli koşullarda hisse elde ediyor.
Amazon, 2026'nın ikinci çeyreğinde bu düzenleme kapsamında Anthropic'in yeni finansman turuna 5 milyar dolar yatırmış. Böylece kalan finansman imkanı 15 milyar dolara inmiş.
Burada durup düşünelim.
Amazon bir yapay zeka şirketine altyapı sağlıyor. Bu altyapıyı teslim ettikçe aynı şirketin Amazon'dan finansman kullanma imkanı artıyor.
Yani ticari hizmet sunumu ile sermaye finansmanı aynı sözleşmesel yapı içerisinde birbirine bağlanmış.
Bu hukuken baştan yanlış veya ekonomik açıdan mutlaka zararlı bir ilişki değil. Büyük altyapı yatırımlarında müşterilerin finansmana erişimi ve tedarikçilerin uzun vadeli talebi güvence altına alması önemli avantajlar sağlayabilir.
Fakat bizi ilgilendiren başka bir mesele var.
Bir şirketin yatırımcısı olduğu müşteriye satış yapması, o müşteriden beklediği gelirle yatırımının değerini aynı ekonomik geleceğe bağlı hale getirebilir.
Üstelik Amazon'un Anthropic ile ilişkisi burada bitmiyor.
Aynı finansal rapora göre Anthropic, önümüzdeki on yıl içerisinde AWS altyapısına 100 milyar dolardan fazla harcama yapmayı içeren genişletilmiş bir ticari anlaşmaya sahip.
Amazon yalnızca Anthropic'e yatırım yapmıyor. OpenAI'ye de sermaye sağlıyor.
Şirket, 2026'nın ilk iki çeyreğinde OpenAI'ye toplam 28,7 milyar dolar yatırım yaptığını; 30 Haziran'dan sonra kalan 21,3 milyar dolarlık yatırımı da tamamlayarak toplam tutarı 50 milyar dolara ulaştırdığını açıklıyor.
OpenAI ile AWS arasındaki mevcut 38 milyar dolarlık ticari düzenleme ise sekiz yıllık dönem için 100 milyar dolar daha genişletilmiş.
Burada iki farklı yapay zeka şirketi, aynı büyük altyapı sağlayıcısıyla kapsamlı ticari ilişkiler kuruyor.
Amazon açısından bu anlaşmaların stratejik değeri açık: Müşterilerini altyapısına bağlıyor, gelecekteki talebe ilişkin görünürlüğünü artırıyor ve yapay zeka sektörünün büyümesinde finansal pay sahibi oluyor.
Fakat aynı raporda okuyucuyu daha fazla düşündürmesi gereken başka bir rakam var.
Amazon'un 2026 yılının ikinci çeyreğindeki faaliyet karı yaklaşık 27,5 milyar dolardı.
Vergi öncesi toplam karı ise yaklaşık 80,9 milyar dolara ulaştı.
Aradaki farkın önemli bir bölümünü ne oluşturdu?
Anthropic yatırımının değerindeki artış.
Amazon, Anthropic'in yeni finansman turlarında ortaya çıkan fiyatları esas alarak yatırımının muhasebesel değerini yaklaşık 50,5 milyar dolar artırdı.
Bu tutar, faaliyet karına değil, finansal tablolardaki diğer gelirler kalemine kaydedildi.
Daha açık söyleyelim.
Amazon'un bu 50,5 milyar doları, müşterilerine ürün satıp kasasına aldığı para değil.
Yatırım yaptığı şirketin değerinin yeniden hesaplanmasından kaynaklanan muhasebesel kazanç.
Üstelik bu değer artışı, Amazon'un aynı çeyrekteki vergi öncesi karının yaklaşık %62'sine karşılık geliyor.
Bu oran, SEC raporundaki 50,5 milyar ve 80,9 milyar dolarlık tutarlardan hesaplanıyor.
Şimdi bütün bu ilişkileri birlikte düşünelim.
Amazon, Anthropic'e sermaye sağlıyor.
Anthropic, AWS hizmetlerini satın almak için uzun vadeli anlaşmalar yapıyor.
Amazon, bu ticari anlaşmalardan gelecekte gelir elde etmeyi bekliyor.
Anthropic'in yeni finansman turlarında değeri yükseldiğinde Amazon'un elindeki yatırımın muhasebesel değeri de artıyor.
Bunların hepsi farklı ekonomik ve muhasebesel işlemler.
Fakat ortak bir noktaları var.
Bir bölümünün arkasında, Anthropic'in gelecekte ne kadar başarılı olacağına ilişkin beklenti bulunuyor.
Bir bilançoda farklı kalemlerde görünen ekonomik güç, bazen aynı geleceğe duyulan güvenin farklı biçimlerde kaydedilmesinden doğabiliyor.
Bence bu, yapay zeka ekonomisinin yeterince tartışılmayan meselelerinden biri.
Burada sahte satış veya muhasebe hilesi iddiasında bulunmuyorum. Gerçek hizmetler sunuluyor, gerçek yatırımlar yapılıyor ve muhasebe standartlarının gerektirdiği değerlemeler uygulanıyor.
Ancak ekonomik risk açısından önemli bir soru ortaya çıkıyor.
Aynı müşterinin gelecekteki başarısına bağlı birden fazla gelir ve varlık kalemi varsa, o müşterinin beklentilerin altında kalması durumunda bu kalemlerden kaçı birlikte etkilenebilir?
Amazon'un SEC raporunda yer alan yaklaşık 496 milyar dolarlık başka bir rakam da bu nedenle önemli.
Bu tutar, büyük ölçüde AWS hizmetleriyle ilişkili, uzun vadeli müşteri sözleşmelerinden doğan ve henüz gelir olarak kaydedilmemiş yükümlülükleri gösteriyor.
496 milyar dolar gerçekleşmiş satış değil. Tamamı yapay zekayla ilgili de değil. Üstelik Anthropic ve OpenAI anlaşmalarının bu toplam içerisindeki kesin payları ayrıca açıklanmadığı sürece, iki şirketin taahhütlerini doğrudan bu rakamın belirli bir yüzdesi olarak gösteremeyiz.
Fakat bu büyüklük, gelecekteki hizmet taahhütlerinin bir şirketin ekonomik görünümünde nasıl önemli yer tuttuğunu gösteriyor.
Bir yatırımcı yalnızca sözleşmelerin toplam büyüklüğüne bakarsa önemli bir şeyi gözden kaçırabilir:
Bu sözleşmelerin karşı tarafındaki müşteriler, gelecekteki ödeme güçlerini hangi gelirlerden ve hangi finansman kaynaklarından sağlayacak?
Uluslararası Ödemeler Bankası'nın (BIS) Ekim 2026 araştırması, bu bağlantıların yalnızca Amazon'a özgü olmadığını gösteriyor.
2021–2025 yılları arasındaki yapay zeka şirketleri arası yatırım anlaşmalarının adet olarak %16,1'inde, taraflar arasında ayrıca ticari tedarik ilişkisi bulunuyor.
Anlaşmaların parasal büyüklüğüne baktığımızda oran %46,4'e yükseliyor.
Bu, büyük yatırım anlaşmalarında finansman ve tedarik ilişkilerinin önemli ölçüde iç içe geçebildiğini gösteriyor.
BIS de bu ilişkilerin kritik altyapıya erişimi kolaylaştırırken, ekonomik risklerin birbirine bağlanmasına ve şeffaflığın azalmasına neden olabileceğini belirtiyor.
Benim bu verilerden çıkardığım sonuç şu:
Yapay zeka ekonomisinin büyüklüğünü yalnızca ne kadar yatırım yapıldığına bakarak anlayamayız.
O yatırımların hangi müşterilere, hangi sözleşmelere ve en sonunda hangi bağımsız gelir kaynaklarına dayandığını da anlamamız gerekiyor.
Çünkü çok sayıda şirketin bilançosunda görünen büyüme, bazı durumlarda aynı ekonomik beklentinin farklı hesaplara dağılmış yansıması olabilir.
Bir Şirket Ülkesinden Daha Güvenli Olabilir mi?
Burada Fransa'ya yeniden dönelim.
Bloomberg'in aktardığı Fransız şirket tahvili verisinin arkasında ilginç bir ayrım bulunuyor.
L'Oréal, Air Liquide ve TotalEnergies gibi şirketler gelirlerini yalnızca Fransa'dan elde etmiyor.
Dünyanın farklı bölgelerinde üretim, satış ve ticari faaliyet yürütüyorlar.
Fransız devletinin bütçesi ise doğrudan ülkenin vergi gelirlerine, kamu harcamalarına, ekonomik performansına ve siyasi karar alma kapasitesine bağlı.
Bu nedenle aynı ülkede bulunan iki kuruluşun finansal kaderi birbirinden farklı olabiliyor.
Bir şirketin adresi Fransa olabilir; fakat ekonomik kaderinin tamamı Fransa'ya bağlı olmak zorunda değildir. Devlet ise kendi ülkesinin bütçesinden kaçamaz.
Elbette tahvil fiyatlarını belirleyen tek şey gelirlerin coğrafi dağılımı değil. Borcun vadesi, piyasa likiditesi, şirketin bilançosu ve başka riskler de etkili.
Üstelik Fransa, avro bölgesinin bir üyesi.
ABD kendi ulusal para birimi üzerinden para politikası belirleyebilirken Fransa bağımsız bir ulusal para politikasına sahip değil.
Avrupa Merkez Bankasının ortak para politikası ve kriz dönemlerinde kullanabileceği araçları var. Ancak bunlar sınırsız değil. Bir devletin bütçe sorunlarını ve borç sürdürülebilirliğini tek başına ortadan kaldıramaz.
Fransız bankalarının durumu ise uluslararası şirketlerden farklı.
Bankalar devlet tahvillerini bilançolarında taşıyor. Ayrıca ülke içindeki şirketlere ve hanehalklarına verdikleri krediler üzerinden ulusal ekonomiye bağlı bulunuyorlar.
Devlet tahvillerinin değeri düştüğünde veya ülkenin ekonomik koşulları bozulduğunda, bu gelişmeler bankaların finansal durumuna da yansıyabiliyor.
Burada hatırlanması gereken önemli bir ekonomik ilişki var:
Birinin borcu, başkasının varlığıdır.
Devletin çıkardığı tahvil, devlet açısından ödenmesi gereken bir yükümlülükken, onu satın alan banka veya yatırım fonu açısından bir finansal varlık.
Bu nedenle devletin borç sorununu yalnızca devletin kendi meselesi olarak değerlendiremeyiz.
Bir ülkede kamu borcu üzerindeki baskı artarken uluslararası gelir kaynaklarına sahip bazı şirketler görece dayanıklı kalabilir. Buna karşılık devlet tahvili taşıyan finans kuruluşları aynı baskıyı farklı kanallardan hissedebilir.
Bana kalırsa Fransa'daki gelişmelerin en önemli dersi bu.
Aynı ülkenin ekonomisinde bulunan bütün kurumlar, aynı ekonomik geleceğe eşit ölçüde bağımlı değil.
Fakat devletin borç yükü büyüdüğünde mesele sonunda yalnızca tahvil yatırımcılarının kazancıyla sınırlı kalmıyor.
Çünkü devletin borçlanma maliyetinin artması, gelecekte kamu bütçesinden daha fazla kaynağın faiz ödemelerine ayrılması anlamına gelebiliyor.
IMF'nin 2026 değerlendirmesine göre dünya kamu borcu, 2025'te küresel üretimin yaklaşık %94'üne ulaşmış durumda. Mevcut projeksiyonda bu oranın 2029'da %100'e çıkması bekleniyor.
Yüksek borçla birlikte artan finansman maliyeti, devletin gelecek yıllardaki harcama imkanlarını daraltabilir.
Bu noktada yapay zeka yatırımlarıyla kamu borçları arasındaki ortak özellik yeniden karşımıza çıkıyor.
Bir tarafta şirketler geleceğin gelirlerini bugünden ekonomik değere dönüştürüyor.
Diğer tarafta devletler geleceğin vergi ve üretim kapasitesine dayanarak bugün kaynak kullanıyor.
İkisinin finansal yapısı aynı değil.
Ama ikisinde de geleceğe ilişkin beklentiler, bugünkü ekonomik kararların temelini oluşturuyor.
Ve bu beklentiler gerçekleşmediğinde maliyetler kendiliğinden kaybolmuyor.
Burada pek çok okuyucunun bilmediğini düşündüğüm tarihsel bir örnek var.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından gelişmiş ülkelerin önemli bir bölümü yüksek kamu borçlarıyla karşı karşıyaydı.
Devletler bu borçları yalnızca vergi toplayarak veya harcamaları azaltarak yönetmedi.
Borçların reel değerini azaltan başka politikalar da uygulandı.
Ekonomistler Carmen Reinhart ve M. Belen Sbrancia'nın The Liquidation of Government Debt araştırması, bu dönemde kullanılan yöntemleri inceliyor.
Araştırmaya göre 1945–1980 arasında gelişmiş ekonomilerde reel faizler yaklaşık zamanın yarısında negatifti.
Bu ne anlama geliyor?
Tasarruf sahiplerinin elde ettiği nominal faiz getirisi, çoğu zaman fiyat artışlarının altında kalıyordu.
Devletin nominal borcu ise enflasyon karşısında reel değer kaybedebiliyordu.
Araştırmanın BIS tarafından yayımlanan sürümündeki tahminlere göre ABD ve İngiltere'de bu yolla kamu borcunun yıllık ortalama eritilmesi, milli gelirin yaklaşık %2–3'üne karşılık geliyordu.
Bu küçümsenecek bir tutar değil.
Üstelik çoğu zaman insanların doğrudan gördüğü bir vergi artışı şeklinde gerçekleşmiyordu.
Devlet borçlarının yükü azalırken, düşük reel getiri elde eden tasarruf sahiplerinin satın alma gücü aşınıyordu.
Bu mekanizmaya finansal baskılama deniliyor.
Savaş sonrası dönemde bunun işlemesini kolaylaştıran önemli koşullar vardı: Sermaye hareketlerine getirilen sınırlamalar, kontrollü faiz oranları ve finans kuruluşlarının yatırımlarını yönlendiren düzenlemeler.
Bugünün daha açık finansal piyasalarında aynı yöntemleri aynı ölçekte uygulamak daha zor olabilir.
Fakat mekanizmanın özü ortadan kalkmış değil.
Bir tasarruf sahibi yıllık %5 nominal getiri elde ederken enflasyon %10 olursa, parasının satın alma gücü yaklaşık %4,5 azalır.
Borçlu taraf açısından ise sabit nominal yükümlülüğün reel ağırlığı hafifleyebilir.
Elbette bütün borçlar aynı şekilde etkilenmez. Enflasyona endeksli borçlar ve yabancı para yükümlülükleri farklı sonuçlar doğurabilir.
Ancak genel ilişki önemini koruyor.
Devlet borçlarının maliyeti, bazen açık bir vergi kararı olmadan da toplumun belirli kesimlerine aktarılabilir.
Vergi artışı görülür.
Kamu harcamalarındaki kesinti fark edilir.
Bir bankanın zarar yazması finansal tablolara yansır.
Tasarrufların satın alma gücündeki aşınma ise ne bir makbuz bırakır ne de bir bildirim gönderir.
Çoğu zaman yıllar içerisinde fark edilir.
Burada tarih bize bugünün mutlaka geçmişi tekrarlayacağını söylemiyor.
Fakat geçmişte uygulanan yöntemlerin, borçların toplumsal maliyetinin nasıl dağıtılabildiğini gösterdiği açık.
Benim kanaatimce günümüz ekonomisinin en önemli sorularından biri de burada ortaya çıkıyor.
Devletlerin borçlarını ne kadar azaltacağı kadar, bu azaltmanın maliyetini kimlerin üstleneceğini de konuşmalıyız.
Çünkü ekonomik bir kararın toplum açısından iyi olup olmadığını yalnızca toplam büyüklüklere bakarak anlayamayız.
Kazanç ve kaybın nasıl dağıtıldığına da bakmamız gerekir.
Kazanç Kimin, Sorumluluk Kimin?
İslam hukukunda ekonomik kazanç ile sorumluluk arasındaki ilişkiyi ele alan önemli ilkeler bulunuyor.
Bunlardan biri hadis literatüründe yer alan el-haracu bi'd-daman ilkesidir.
Mecelle'nin 85. maddesinde şöyle ifade edilir:
"Bir şeyin nef'i, zamanı mukabelesindedir."
Buradaki zaman, günlük dilde kullandığımız süre anlamında değildir. Osmanlı hukuk dilinde tazmin ve hasar sorumluluğunu ifade eden daman anlamındadır.
Yani bir maldan yararlanma hakkıyla o mala ilişkin sorumluluk arasında hukuki bir bağlantı bulunur.
Mecelle'nin 87. maddesi de şöyle der:
"Mazarrat menfaat mukabelesindedir."
maddede ise:
"Külfet nimete ve nimet külfete göredir."
Bu kaidelerin hukuki bağlamları ve uygulama alanları aynı değil. Dolayısıyla modern şirket yatırımları veya devlet borçları hakkında bu maddelerden tek başına doğrudan bir hukuki hüküm çıkaramayız.
Fakat hepsinin düşündürdüğü önemli bir mesele var:
Ekonomik kazançtan yararlanma hakkıyla ekonomik sorumluluğu üstlenme arasında adil bir ilişki kurulmalıdır.
Bunu bugünkü yapay zeka yatırımlarına uygulayarak düşünelim.
Bir şirket başka bir şirkete sermaye sağlıyor.
Aynı zamanda o şirkete altyapı hizmeti satıyor.
Müşterisinin gelecekte büyümesini bekliyor ve yatırımının değeri yükseldiğinde bunu finansal tablolarında kaydediyor.
Peki işler tersine döndüğünde ne olacak?
Yatırım yapılan şirket beklenen gelirleri elde edemezse zararı kim üstlenecek?
Uzun vadeli sözleşmelerin maliyetleri hangi taraflarda kalacak?
Finansman ve ticaret ilişkileri birbirine bağlandığında riskin nerede biriktiği yeterince açık olacak mı?
Aynı soruyu büyük finans kuruluşları için de sorabiliriz.
Bir banka yüksek kazanç elde ettiğinde hissedarlarına temettü dağıtır, yöneticilerine prim öder. Fakat ağır zararlarla karşılaştığında iflas etmesi, bütün finansal sistemi etkiler.
Devlet, mevduat sahiplerini ve ödeme sistemini korumak için müdahale etmek zorunda kalabilir.
Burada iktisadın ahlaki tehlike olarak tanımladığı sorun doğar.
Eğer ekonomik kararları verenler yüksek kazançların kendilerine kalacağını, fakat büyük zararların kamu tarafından karşılanacağını düşünürlerse daha fazla risk almaya teşvik edilebilirler.
Her kamu müdahalesi bu sonucu doğurmaz. Hissedarlar, yöneticiler ve alacaklılar da zarara katılabilir.
Ancak temel soru değişmez:
Kazanç elde edenlerle o kazancın gerçekleşmesi için alınan risklerin sonuçlarını taşıyanlar aynı kişiler mi?
Bu meseleye yalnızca finansal verimlilik açısından bakmak bana eksik geliyor.
Çünkü ekonomik bir düzenin başarısı, ürettiği toplam servet kadar, bu servetin hangi sorumluluk anlayışıyla oluşturulduğuyla da ilgili.
İslam hukukundaki menfaat, külfet ve sorumluluk ilkelerinin bugün de düşündürücü olmasının sebebi bu.
Mesele yalnızca çok kazanmak veya büyümek değil.
Bir ekonomik faaliyetin sonucunda doğabilecek zararı kimin üstlendiğini de adil biçimde belirleyebilmek.
Peki Faturayı Kim Ödeyecek?
Buraya kadar birbirinden farklı görünen üç ekonomik tabloya baktık.
Fransa'da bazı uluslararası şirketler, kendi devletlerinden daha düşük finansman maliyetiyle borçlanabiliyor.
Amazon'un finansal raporunda aynı yapay zeka şirketleriyle kurulan yatırım, ticaret ve değerleme ilişkilerinin farklı bilançolarda nasıl yer aldığını görüyoruz.
İkinci Dünya Savaşı sonrası deneyimi ise devletlerin borç yükünü azaltırken maliyetin bir bölümünün tasarruf sahipleri üzerinde kalabildiğini gösteriyor.
İlk bakışta bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler.
Fakat hepsinin arkasında aynı ekonomik mesele bulunuyor.
Bir ekonomik kazancın nerede göründüğüyle, o kazancın dayandığı riskin sonunda kimin üzerinde kalacağı aynı şey değil.
Bir teknoloji şirketinin değerlemesi yükselebilir. Fakat bu değerin dayandığı gelir beklentisi gerçekleşmeyebilir.
Bir devlet nominal borcunu ödemeye devam edebilir. Fakat o borcun reel maliyeti tasarruf sahiplerine veya kamu hizmetlerinden yararlanan insanlara yansıyabilir.
Bir şirketin bilançosunda gelecekteki sözleşmeler önemli bir büyüklük oluşturabilir. Fakat bu sözleşmelerin ekonomik değeri, müşterilerin gelecekteki ödeme gücüne bağlıdır.
Bu nedenle ekonomik sistemlerde yalnızca ne kadar para kazanıldığına veya ne kadar borç bulunduğuna bakmak yeterli değil.
Paranın nereden geldiğini, hangi beklentilere dayandığını ve bu beklentiler gerçekleşmediğinde maliyetlerin nasıl dağıtılacağını da incelemek gerekiyor.
Peki geçmişin borçlarının faturasını kim ödeyecek?
Tarihsel deneyim bize cevaplardan birini gösteriyor: Tasarruf sahipleri, negatif reel getiriler yoluyla bu maliyetin bir bölümünü üstlenebiliyor.
Bugün başka kanallar da devreye girebilir. Vergi mükellefleri daha yüksek vergilerle, kamu hizmetlerinden yararlananlar harcama kesintileriyle, alacaklılar borçların yeniden yapılandırılmasıyla karşılaşabilir.
Burada önemli olan, her krizde mutlaka aynı kesimin zarar göreceğini iddia etmek değil.
Ekonomik maliyetlerin hangi mekanizmalarla kimlere aktarıldığını görünür hale getirebilmek.
Okur açısından bu yazıdan çıkarılabilecek en pratik ders de bu olabilir.
Bir şirketin büyüklüğüne bakarken yalnızca açıklanan kazancı değil, o kazancın niteliğini ve hangi müşterilere bağlı olduğunu sorgulamak.
Bir devletin borç sorununu değerlendirirken yalnızca borç oranına değil, finansman maliyetine ve bunun bütçeye nasıl yansıdığına bakmak.
Kendi birikimlerini değerlendirirken de yalnızca nominal rakamlara değil, satın alma gücünü koruyup koruyamadığına dikkat etmek.
Bütün bunlar geleceği kesin olarak tahmin etmemizi sağlamaz.
Ama ekonomik gerçekleri daha doğru okumamıza yardımcı olabilir.
Dünya ekonomisi geleceği satın almaya devam edecek. Yeni teknolojiler gelişecek, şirketler yatırım yapacak, devletler borçlanacak.
Bunların hiçbiri tek başına olağan dışı değil.
Asıl mesele, geleceğin kazançlarına güvenilerek bugün alınan kararların sonuçlarının ne kadar açık ve adil biçimde dağıtıldığı.
Çünkü bir ekonomik düzenin ne kadar güçlü olduğu, büyüme dönemlerinde anlaşılabilir.
Ama ne kadar adil olduğu, beklenen kazançlar gerçekleşmediğinde faturanın kime kesildiğiyle ortaya çıkar.
Kaynaklar:
Bloomberg / Swissinfo — France’s Debt Is Riskier Than 38% of Nation’s Company Bonds
BIS — The AI Investment Race, Temmuz 2026
IMF — Fiscal Monitor: Fiscal Policy under Pressure, Nisan 2026
Carmen Reinhart ve M. Belen Sbrancia — The Liquidation of Government Debt, BIS Working Paper 363
Mecelle-i Ahkam-ı Adliye — Kavâid-i Külliye, maddeler 85, 87 ve 88
Reuters — French Debt Risk Premium Reaches Euro Zone Sovereign Crisis Levels, 22 Ekim 2026
Associated Press — How Major US Stock Indexes Fared Thursday, 22 Ekim 2026
Amazon — SEC Form 10-Q, 30 Haziran 2026
BIS — Circular Relationships Among AI Firms, Ekim 2026
Kocaeli İlahiyat Dergisi — Mecelle maddeleri ve el-haracu bi'd-daman rivayetine ilişkin akademik açıklamalar. Hadis künyeleri: Ebû Davud, Büyû 71; Tirmizi, Büyû 53; Nesai, Büyû 15.
Araştırma notu: Amazon'un Anthropic yatırımındaki 50,5 milyar dolarlık muhasebesel değer artışının vergi öncesi kara oranı (%62), şirketin SEC raporunda yer alan 50,5 ve 80,9 milyar dolarlık rakamlardan hesaplanmıştır. Finansal rapordaki gelecek hizmet taahhütleri gerçekleşmiş gelir olarak değerlendirilmemiştir
Ünlü Hayranlığı Zekâyı Olumsuz Etkiliyor
Günümüzde milyonlarca insan, hiç tanımadığı ünlülerin hayatlarını kendi gündeminden daha yakından takip ediyor.
Prof. Hakan Atalgın, makalesinde bu durumu bilimsel araştırmalar ve manevi değerler açısından ele alıyor.
BMC Psychology dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, ünlülere yönelik aşırı hayranlık ve saplantılı bağlılık düzeyi yükseldikçe, bireylerin bazı bilişsel testlerdeki başarıları düşme eğilimi gösteriyor.
Ancak araştırma bir ilişki ortaya koyuyor; ünlü hayranlığının doğrudan zekâ kaybına neden olduğunu kanıtlamıyor.
Makalenin dikkat çektiği asıl mesele, insanın sınırlı dikkatini ve zihinsel enerjisini nereye harcadığı. Bir sanatçının, futbolcunun veya sosyal medya fenomeninin hayatındaki ayrıntıları sürekli takip etmek, zamanla insanın kendi gelişimine, öğrenmeye ve üretmeye ayırabileceği zamanı tüketebilir.
Yazar, popüler kültürün ünlüleri birer pazarlama ürününe dönüştürdüğünü, aşırı hayranlığın ise insanların bu kurgulanmış imajları sorgulamadan benimsemesine yol açabileceğini belirtiyor.
Yazının manevi boyutunda ise feraset, basiret ve ölçülü sevgi kavramları öne çıkıyor. Bakara Suresi'nin 165. ayetinden hareketle, geçici insanlara duyulan aşırı bağlılığın kalbin asıl yönelişini gölgeleyebileceği hatırlatılıyor. Burada üzerinde düşünülmesi gereken mesele, bir insanı sevmek veya takdir etmek değil; onu hayatımızın merkezine yerleştirecek kadar yüceltmek. Neticede zihnimizi neyle meşgul ettiğimiz, zamanımızı nereye harcadığımız ve kalbimizde neye öncelik verdiğimiz, nasıl bir insana dönüşeceğimizi de etkiliyor.
Yalnız Yaşadı, Yalnız Öldü: Böyle İslamiyet Olmaz
Söz sahibi anlatıyor;
Ebu Zer, yer yer vilayetleri geziyor, dolaşıyor; valileri tehdit ediyordu.
Şam valisinin karşısına çıkıyor, suratına tokadı aşk ediyordu. "Resulullah devrinde mesele böyle miydi?" diyordu. "Vali oldunuz diye kapılarınızın önüne koridorlar yaptınız, adamlar koymaya başladınız." diyor; yer yer mal stoklarına şahit oluyor, çarşıda pazarda stokçuların boy gösterdiğini görüyor, endişe ediyordu.
Bir gün, "Cihanın öbür başına cihat götürelim." dendiği zaman:
"Bu çoluk çocuğa tapanlar, koltuklara tapanlar, altına gümüşe tapanlar, hanımının kolundaki bileziklere tapanlar ölüme gidemeyecekti..
Hz. Osman ... ayağını başıma yapacağım insan, ölçüler içinde devrinde bu türlü suistimaller baş gösterdiği için Ebu Zer onun yanına da kalbi kırık olarak çıkıyor, sopasını yere vuruyor ve:
"Bunlara sen meydan veriyorsun!" diyor.
Âdeta Ebu Zer'i cemiyetin, cemaatin bünyesinin taşıyamayacağını Seyyidina Hz. Osman anlayınca:
"Ebu Zer, gözümün nuru!
Sen Rebeze'de yaşa. Zira devir Resulullah devri değil artık. Kalkma devri bitti. Biz şimdi aşağı gidiyoruz.
Şimdi refah devri.
Hayatımızın yirmi dört saatinde bir iki saatini İslam'a veriyorsak büyük mücahitler edasında görünme devri; gurur devri, kibir devri, ihtişam ve celadet devri... Senin gibi vahiy ve nübüvvet kokan, Resulullah sav'den emip gelen şeyleri taşıyan insanı, tefessüh etmeye yüz tutmuş bu dünya taşıyamayacak. Rebeze'de yaşa."
Senelerce evvel Resul-i Ekrem sav demişti, Tebük'e giderken yüzüne söylemiştir.
Tembel, atıl bir ata binmiş; Resul-i Ekrem sav'e arkadan yetişeceğim diye koşturmuş, zorlamış. Atın ne yükü ne de kendisini götüremediğini görünce, "Geri kaldım." endişesiyle eğeri ve eşyaları sırtlamış, toz toprak içinde yürümüş.
Toprak içinde Resul-i Ekrem tarafından görülünce taltif edilmiş; "Sen Ebu Zer'sin." diye iltifata mazhar olmuş.
Huzur-u Risaletpenahi'ye gelince:
"Az daha helak olacaktım ya Resulallah! Senden geriye kalacaktım." demiş.
Ve iltifat-ı Nebevî:
"Yalnız gezecek, yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız haşrolacaksın."
... Ama koltuklarında refahlarını, rahatlarını yaşayanlar seni anlayamayacak. Sofraları günde üç defa önlerine gelip giden insanlar seni anlayamayacak. Hayatın rehavetini ve rahatını aşıp da cihat etmesini bilemeyenler seni anlayamayacak. Evlerinin etrafında mekik dokuyanlar seni anlayamayacaklar. Onun için sen topluluk içinde, sessizlikten sarhoş ve yalnız yaşayacaksın...
Rebeze'de yaşıyor. Allah Resulü'nün dediği tahakkuk ediyor. Rebeze'de de vefat ediyor. Yalnız...
Yanı başında yalnız hanımı vardır.
İhtizar hâline gelince hanımı ağlamaya başlıyor.
"Hanım," diyor, "ölüme de ağlanır mı? Ben Resul-i Ekrem sav'e gidiyorum, Ağlanacak şey midir bu?"
"Onu ağlamıyorum." diyor.
Seni nasıl teçhiz ve tekfin eder, nasıl gömerim?"
Ebu Zer der ki:
"Ben Resul-i Ekrem'den işittim. Bir yerde öleceğin zaman salih bir cemaat gelecek, seni teçhiz ve tekfin edecek. Vefat ettiğim zaman çık, onları gözle, intizar et." diyor.
Hanımı anlatıyor ötesini:
"Ebu Zer vefat etti. Onu uzattım. Damın üstünde melul mahzun bekliyordum. Uzaktan bir toz belirdi. Gele gele kim gelsin? Ebu Zer'in yakın arkadaşı Abdullah İbn Mesud..."
Atından indi. Yerde yatan, yüzü örtülü simaya doğru yaklaştı. Ebu Zer olduğunu görünce üzerine abandı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı:
"Resulullah doğru söylemişti: Yalnız yaşayacak, yalnız gezecek ve yalnız öleceksin..."
Teçhiz ve tekfin ettiler. Sonra gömdüler.
Buraya kadar Resul-i Ekrem'in dediği her şey olmuştu.
Bozulan içtimai düzenin ve içtimai hayatın anlayamadığı o insan, meleklere yakışır bir eda ile ahirette tek başına haşrolacaktır; bir ümmet gibi.
İlk çığlığı koparan...
Lükse karşı ilk çığlığı koparan...
Refah hayatına karşı ilk çığlığı koparan...
"Olmaz bu! Böyle olmaz! Böyle İslamiyet olmaz!" diye bağıran ve haykıran...
"Kenz yapıyorsunuz? Mal, mülk biriktiriyorsunuz.. Rahatı ve dünyayı ahirete tercih ettiniz!" diye ilk çığlığı koparan insan, ahirette de tek başına haşrolacak.
Her devir o türlü omuzların üzerinde bayraklaştı.
Allah'ın salât ve selamı Resulullah üzerine; rıza ve rıdvanı şerefli halifeler üzerine, Seyyidina Osman ve Ali üzerine olsun.
Onlar olmasaydı o istikamette İslam'da gelişme olamazdı.
"Hayır, hayır! Siz ücreti peşin olan şeyi ahirete tercih ettiniz. Ahiret size bakıp duruyorken gözünüzü kapattınız; dünyayı ahirete tercih ettiniz."
Biz devrimize gelelim.
İki, üç asırlık harap olmadan sonra, bir asra yakın zamandan beri dirilmek için çırpınışlara şahit olduğumuz dünyamıza gelelim.
Devr-i Risalet'ten sonra bizde de bir yozlaşma baş göstermeye başladı.
Rehavet devri...
Artık biz çoktan, içine katacağımız yağı bulamadığımızdan ötürü yağsız çorbalar içtiğimiz o günleri tarihe gömdük.
Hasır üzerinde yatıp kalktığımız o günleri tarihe gömdük.
Üçümüzün, dördümüzün bir yerde yatıp kalktığımız o günleri tarihe gömdük.
Sizi tenzih ve takdis ediyorum ama ben de bir Ebu Zer gibi çığlık kopararak günümüzde bazı dertleri arz etmek istiyorum.
Paranın putlaşmasına isyan etmek istiyorum.
Maddenin Allah yerine konmasına isyan etmek istiyorum.
İstiyordum ki, çalıştığımız her şeyi yıkılan şu milletin yarım asrını verelim.
İstiyordum ki biz sabah yiyecek şey bulamayalım,
İstiyorumdum ki yine hasırda yatalım.
İstiyordum ki başımıza taş gibi sert bir şey koyalım.
İstiyordum ki hayatı bütün meşakkatiyle tekeffül edelim, omuzlarımıza alalım.
Ebu Zer'in isyanına bâdi olan âmiller gibi, heyhat ki benim de bütün ümitlerimi altüst edecek hadiseler zuhur etmeye başladı.
Müslüman, şuurlu Müslüman olursa hepten Müslüman,
Olmazsa yarım yamalak Müslümanın yapacağı hiçbir şey yoktur.
Günün birinde her şeyi yapan sahabedir.
Sahabi olamayan bir topluluğun yapacağı bir şey yoktur.
Veyl olsun düşünmeyen İslam hadimi cemaate!
Veyl olsun anlamayan İslam hadimi cemaate!
Veyl olsun okumayan İslam cemaatine!
Veyl olsun kalbî hayatı olmayan İslam cemaatine!
Yapay Zeka Çağında 300 Şirketin Vazgeçemediği Şey
2026 yılında 300 B2B yazılım ve yapay zeka şirketi üzerinde yapılan bir araştırma, iş dünyasındaki ilginç bir çelişkiyi ortaya koyuyor.
Şirketlerin %43'ü yapay zekanın satış ve pazarlama faaliyetlerine büyük katkı sağladığını belirtirken, %62'si hala kişisel ilişkileri ve referansları temel büyüme kanalları arasında gösteriyor.
Üstelik şirketlerin %50'si gelecek yıl yapay zeka destekli arama görünürlüğüne daha fazla yatırım yapmayı planlıyor.
Yani teknoloji hızla ilerliyor, otomasyon yaygınlaşıyor, içerik üretimi kolaylaşıyor. Fakat güven oluşturmak, doğru insanlara ulaşmak ve kalıcı ilişkiler kurmak hala kolay değil.
Araştırmanın düşündürdüğü asıl mesele şu: Herkes aynı yapay zeka araçlarına erişebildiğinde rekabet avantajı nerede oluşacak?
Kanaatimce cevap, yalnızca teknolojiyi kullanabilmekte değil; muhakemede, güvenilirlikte ve insanı anlayabilme becerisinde saklı.
Teknoloji iletişimi çoğaltabilir; fakat güveni otomatik olarak üretemez.
Makaleden 15 önemli bilgi
1. Şirketlerin en büyük sorunu içerik üretmek değil, müşteri bulmak. Araştırmada %18 ile ilk sırada düzenli potansiyel müşteri oluşturma sorunu yer alıyor. Ardından sürdürülebilir büyüme (%10) ve doğru konumlandırma (%9) geliyor. Yapay zekayla çok sayıda içerik üretmek müşteri bulduğun anlamına gelmiyor.2. En güçlü pazarlama yöntemi hala insan ilişkileri. Şirketlerin %62'si kişisel bağlantıları ve referansları temel büyüme kanallarından biri olarak görüyor. Bu aynı zamanda en etkili değerlendirilen kanallardan biri. Bir kişinin güvenilir tavsiyesi, yüzlerce otomatik mesajdan daha kıymetli olabiliyor.
3. Küçük şirketlerde kurucunun kendisi en önemli satış gücü. Araştırmaya katılan şirketlerin %26'sında kurucu liderliğindeki satış temel yöntem. Yıllık tekrarlayan geliri 1 milyon doların altında olanlarda oran %44. Şirket büyümeden önce kurucunun müşteriyle doğrudan iletişim kurması önemli.
4. Az katılımcılı, nitelikli etkinlikler önem kazanıyor. Özellikle büyük sözleşmelerde kişisel tanışma toplantıları ve küçük davetler güçlü bir müşteri kazanma kanalı. Büyük etkinlikler her şirket için aynı derecede verimli değil.
5. Büyümek ile sürdürülebilir bir büyüme sistemi kurmak farklı şeyler. Bir şirket birkaç müşteriyi kişisel çabalarla kazanabilir. Fakat bu süreci düzenli, ölçülebilir ve tekrarlanabilir hale getirmek ayrı bir yönetim becerisi gerektiriyor.
6. Yapay zekanın ticari etkisi belirgin biçimde yükseliyor. 2025'te katılımcıların %24'ü büyük etki bildirirken 2026'da bu oran %43'e çıkıyor.
7. Yapay zeka aramalarında görünür olmak yeni bir rekabet alanı. Şirketlerin %39'u ChatGPT, Claude ve Perplexity gibi sistemlerdeki görünürlüğü temel pazarlama kanallarından biri olarak görüyor. %50'si ise 2027'de bu alana yatırımlarını artırmayı planlıyor. Buna AEO (Answer Engine Optimization) deniyor.
8. Claude, araştırmada en yüksek etkiye sahip görülen araç. Katılımcıların değerlendirmelerinde Claude geçen yıl dördüncü sıradayken bu yıl birinci sıraya çıkıyor. Ardından Clay, HubSpot ve ChatGPT geliyor. Bu genel bir model üstünlüğü testi değil; pazarlama ve satış çalışmalarındaki kullanıcı deneyimlerine dayanan sıralama.
9. Yapay zeka araçlarına körü körüne bağlanmak riskli. Denenmesi önerilen ilk 10 aracın yedisi geçen yıl bu listede yoktu. Teknoloji çok hızlı değiştiği için bilgi ve çalışma sistemlerini tek bir araca bağımlı kurmamak gerekiyor.
10. Yapay zeka otomasyonlarının tamamı başarılı değil. Özellikle otomatik müşteri bulma ajanları henüz güçlü ve istikrarlı sonuç verdiği kanıtlanmış bir kanal olarak görünmüyor. İnsan kontrolü hala önemli.
11. Doğru zamanlama, çok sayıda mesaj göndermekten daha değerli olabilir. Şirketlerin %48'i 2027'de sinyal temelli müşteri erişimine daha fazla yatırım yapmayı planlıyor. Örneğin yeni şube açan, yatırım alan veya üst düzey yönetici arayan bir şirkete tam o dönemde ulaşmak.
12. Bültenler henüz her şirket için kanıtlanmış bir büyüme kanalı değil. Şirketlerin %34'ü bültenleri ve editoryal içerikleri temel kanallardan sayıyor. %18'i 2027'de bu alana yatırım artırmayı planlıyor. Küçük şirketlerde bu oran %27. Buradan çıkarılacak ders, bültenin yalnızca yayımlanması değil, düzenli okuyucu ve müşteri kazanması gerektiği.
13. LinkedIn kurucular ve uzmanlar için ciddi bir pazarlama kanalı. Özellikle yıllık 5.000–50.000 dolar sözleşme değerine sahip B2B şirketlerin %33'ü LinkedIn paylaşımlarını en önemli üç kanaldan biri olarak gösteriyor. Bu, LinkedIn'in yalnızca kişisel görünürlük için değil, kurumsal güven oluşturmak için de kullanılabildiğini gösteriyor.
14. Seri üretilen yapay zeka içerikleri başarısız örnekler arasında. Çok miktarda fakat birbirine benzeyen içerik üretmek, otomatik olarak dikkat veya müşteri kazandırmıyor. Özgün görüş, deneyim ve doğru hedef kitle önemli.
15. Geleceğin en önemli sorunlarından biri farklılaşmak. Araştırmanın sonunda bütün şirketlerin giderek birbirine benzer mesajlar verdiği vurgulanıyor. Yapay zeka herkese benzer üretim imkanları sunduğunda asıl rekabet, ne söylediğin ve neden dinlenmeye değer olduğun üzerinde oluşacak.
Musibetleri ve Dertlerini Kimseye Anlatma
“Kimseye hâlinden şikâyetçi olma, yoksa Allah nazarında itibarın kalmaz. Şikâyetçi olduğun hâl de senden kalkmaz.”
Geylânî Hazretleri, Fethu'r-Rabbânî adlı eserinin 26. meclisine, Peygamber Efendimiz'e (sav)’e nispet edilen şu rivayetle başlar:
“Musibetleri gizli tutmak Arş hazinelerindendir.”
Bu rivayetin hadis olarak sıhhati tartışmalıdır. Ancak Geylânî Hazretleri'nin ardından yaptığı nasihat, insanın nefsini terbiye etmesi, ilahî takdire rıza göstermesi ve tevekkülünü muhafaza etmesi bakımından oldukça dikkat çekicidir.
Burada üzerinde düşünülmesi gereken mesele, insanın derdini hiç kimseye anlatmaması değil; musibet karşısında kalbinin kime dayandığıdır. Zira yardım istemek başka, Allah'ın takdirinden yakınarak insanlardan medet ummak başkadır.
Şimdi sözü Abdülkâdir Geylânî Hazretleri'ne bırakalım:
''Ey maruz kaldığı musibet ve sıkıntıları sayıp dökerek insanlara şikayetçi olan kişi!
Halka şikayetçi olman sana hangi faydaları sağlar?
Kendilerine şikayetçi olduğun o insanların sana ne faydası dokunur, ne de zararı.
Sen onlara dayanıp güvendiğin ve İzzet ve Celal sahibi Hakk’ın kapısında onları Allah’ın iradesine ortak yapmaya devam ettiğin sürece seni Allah’tan uzaklaştırırlar, O’nu gazabına uğratırlar ve O’nunla aranı perdelerler.
Sen ey cahil, alim olduğunu iddia ediyorsun!
Allah’a değil de dünyaya talip olman da senin cehaletin cümlesindendir.
Maruz kaldığın sıkıntıları sayıp dökerek insanlara şikayette bulunmak suretiyle kurtulmayı istiyorsun..
Vah sana!
Yemeğe ziyadesiyle hırslı şu köpek yakaladığı avı yemeden muhafaza etmeyi öğreniyor, yeme hırsını terk edebiliyor, fıtratında mevcut bir hasleti (yeme hırsı) bir kenara itebiliyor. Aynı şekilde av için eğitilmiş şu vahşi kuş kendi fıtratında mevcut yeme hırsına karşı gelebiliyor.
Yakaladığı avı hemen yeme adetini bırakabiliyor ve onu sahibine teslim edebiliyor.
Senin nefsin, öğretilip eğitilmeye bu ikisinden daha layık ve daha yatkındır.
Böyle olduğu halde sen onu eğitemiyor, terbiye edemiyorsun.
Ona öğret, anlat!
Ta ki senin dinini yemesin, parçalamasın, uhdesine bırakılmış Allah emanetlerine hıyanet etmesin..
Müminin dini onun etidir, kanıdır.
Nefs müminin bu etini ve kanını yiyebilir, parçalayabilir.
Onun için nefsini öğretip, eğitip, terbiye etmeden onunla arkadaş olma.
Ne zaman ki öğrenir, anlar ve mutmain olur, yani nefs-i mutmaine haline gelir, işte o takdirde onunla arkadaş-sohbetdaş olabilirsin.
Bir de her nereye yönelirse yönelsin, hiçbir halde onu yalnız bırakma.
Daima ve her halükarda onu murakabe halinde tut.
O mutmain olduğu zaman yumuşar, halim-selim bir hal alır, hakikatleri bilir, takdir-i ilahinin kendisine getirdiği kısmetlere razı olur, halinden şikayet etmez.
O derece uysallaşır ki, halis buğday özü ile arpa ekmeğini ayırt etmez.
Hangisi gelirse ona razı olur.
Bedeni hazlar konusunda isteksiz bir hale gelir.
O derecede ki, kendisine hiç yememesi yemesinden daha sevimli gelir.
Bunu sırf senin hayırlar işleyebilmene, ibadetler yapabilmene ve hayırlı şeyleri tercih edebilmene yol açmak için yapar.
Daha sonraları ahiret hususunda da zâhid olduğu ve Mevla’yı aradığı zaman, O’nu seninle birlikte arar ve senin kalbinle birlikte O’nun kapısına gider. İşte bu anda kader ona gelerek der ki:
’Ey yemeyen kişi! Artık ye!
Ey içmeyen kişi! Artık iç!’’
Yapay Zeka ile Tehlikeli Derecede Kendi Kendinizi Nasıl Eğitebilirsiniz
Sandeep Swadia’nın keşiş adaylığından MIT'ye, oradan da bir teknoloji şirketinin başına uzanan bir hayat hikayesi var.
Swadia, Los Angeles'ta büyük bir medya şirketinin yüz yirmi stajyerine soruyor: Günde yarım saatten fazla yapay zeka kullanan kaç kişi var? Otuz kadar el kalkıyor. Sonra ikinci soru geliyor: Peki Instagram'da yarım saatten fazla vakit geçiren? Bu sefer kalkmayan el kalmıyor.
Bilimsel bir veri değil bu, bir konuşmacının salondaki gözlemi. Ama hangimiz kendi elimizin o salonda hangi soruda kalkacağını bilmiyoruz ki?
Aynı cihaz, aynı cep. Birinde insanlık tarihinin gördüğü en geniş öğrenme imkanı duruyor, ötekinde parmağımızla kaydırdığımız bitmeyen bir vitrin. Ve elimiz, çoğu zaman vitrine gidiyor.
Swadia'nın verdiği bir rakam daha var ki asıl meseleyi o açıyor. Harvard'dan MIT'ye, Oxford'dan Stanford'a pek çok üniversite derslerini internete ücretsiz koymuş durumda. Videoya göre bu derslere başlayanların yüzde 88'i sonunu getirmiyor.
Sanırım hepimize tanıdık geliyor. Yarısında bırakılmış bir online kurs, üçüncü bölümünde ayracı unutulmuş bir kitap...vs.
Mentorluk ve danışmanlıklarda da en sık karşılaştığım tablo diyebilirim. Kaynak eksik değil, bilgi eksik değil, çoğu zaman plan bile eksik değil. Eksik olan başka bir şey.
Swadia'nın çözümü, yapay zekayı tek bir sohbet robotu gibi değil, beş ayrı rolde kullanmak.
Size önce sorular sorup kişisel bir müfredat çıkaran bir danışman.
Binlerce kaynak içinden işe yarayan birkaçını ayıklayan bir kütüphaneci.
Anladığınızı sandığınız yerde sizi yakalayan birebir bir hoca.
Yazdığınızı acımadan sorgulayan bir editör. (Makaleleri yazdıktan sonra yapay zeka sorgulattırdıktan sonra birçok şey değişmek zorunda kalıyor… Hem çok gerçekçi hem de merhametleri yok:)
Ve sizi hiç girmeyeceğiniz dünyalara sürükleyen bir oda arkadaşı. Baş harflerinden ALTER diyor.
Kurgu sağlam, dayanakları da boş değil. Stanford'da değerlendirmeye alınan 203 ortaokul öğrencisinin yüzde 80'den fazlası, üzerinde "sponsorlu içerik" yazan bir reklamı gerçek haber sanmış. Kütüphaneciye neden ihtiyaç olduğunu bundan daha iyi anlatan bir veri bulmak zor.
Benjamin Bloom'un 1984'te tarif ettiği "iki sigma problemi" de birebir ilginin öğrenciyi sınıfın çok ötesine taşıdığını gösteriyordu. Sonraki çalışmalar bu farkı daha mütevazı ölçtü, ama yön değişmedi.
Buraya kadar Swadia'yla aynı yerdeyim. Ayrıldığımız yer şurası.
Bu beş rolün hiçbiri aslında yeni değil.
Bizim medrese geleneğimizde talebenin kitabını seçen, sırasını gözeten bir hocası,
dersini tekrar ettiren bir muidi,
yazdığını düzelten,
ufkunu açan meclisleri vardı.
Yapay zekanın yaptığı, bu rollerin bir kısmını ucuzlatıp gece yarısına kadar ulaşılabilir kılmak oldu. Küçük bir şey değil bu, hakkını vereyim.
Ama benzetmeyi fazla zorlamamak lazım.
Önceden hoca yalnızca bilgi aktarmazdı, o bilgiyi hayatında taşırdı. Talebe dersten öğrendiği kadar, hocasının nasıl oturup kalktığından, nerede sustuğundan da öğrenirdi.
Yapay zeka bir meseleyi açıklayabilir, hatanızı gösterebilir, hatta iyi bir hocanın soracağı soruyu da sorabilir. Fakat yaşanmış bir ahlakın, bir şahsiyetin bıraktığı izi aynı şekilde bırakamaz.
Bir de ondan da önemlisi, hiçbir aracın devralamayacağı bir rol var. Adı zaten dilimizde duruyor: talebe.
Swadia üniversiteyi cebimize sığdırdığımızı söylüyor ve haklı. Ama talep cebe sığmıyor. İndirilemiyor da.
Hz. Peygamber sav'in ilim tarifinde beni en çok düşündüren yer de burası:
"Kim ilim talep etmek için bir yola girerse, Allah ona cennete giden bir yolu kolaylaştırır." (Müslim)
Yolu kolaylaştıran Allah; ama yola girmek, insanın kendi adımına bırakılmış.
Kuran'da bu adımın belki en çarpıcı hali Kehf suresinde anlatılır. Hz. Musa bir peygamber; buna rağmen Allah'ın katından ilim verdiği bir kulu bulmak için yola düşüyor ve şöyle diyor: "İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, isterse yıllarca yürüyeyim." (Kehf 18:60)
Aradığını bulduğunda karşılaştığı ilk cümle bir hoş geldin değil, bir uyarı: "Sen benimle birlikte olmaya sabredemezsin." (Kehf 18:67)
Swadia da iyi bir hocayı tarif ederken benzer bir şey söylüyor: İyi hoca, anlamış gibi yapmanızı zorlaştıran kişidir. Doğru. Ama o zorluğa katlanmak hocanın değil, talebenin işi.
Gece yarısı size can sıkıcı sorular soran bir yapay zekayı kapatmak bir saniyenizi alır. Hz. Musa'nın sabrı ise yolculuk boyunca, hikmetini henüz bilmediği hadiseler karşısında sınandı. Kimse onu iki denizin birleştiği yere zorla götürmemişti; o yola kendisi çıkmıştı.
Kıssanın bize hatırlattığı şey yalnızca öğrenmenin sabır istediği de değil. İnsan bazen gördüğü hadiseyi bilir ama hikmetini bilmez; bildiği şeyin bir sınırı vardır. Belki de gerçek talebelik, bilmediğini kabul ettiğin yerde başlar.
Swadia videosunu güzel bir hikayeyle kapatıyor. Aceleci bir öğrenci nehir kıyısına gelir; köprü yoktur, irili ufaklı kayıklar vardır. Yaşlı kayıkçıya hangisinin onu en hızlı karşıya geçireceğini sorar. Kayıkçı gülümser: "Bindiğin ve kürek çekmeye başladığın."
Bir diğer nokta; Swadia'nın yapay zekaya söylenecek en güçlü iki cümle olarak verdiği ayrım ise şu oldu:
"Bana öğret" ve "beni sına."
Birincisi size cevap getirir, ikincisi sizden cevap ister.
Talebe olmak, o ikinci cümleyi kurmaya razı olmak demek. Bilmediğimizin ortaya çıkmasına, anlamış gibi yaptığımız yerin yakalanmasına gönül indirmek.
Somut bir şey söylemem gerekirse: Yeni bir uygulama indirmeyin. Rafta yarım kalmış o kitabı çıkarın, ya da yıllardır "bir gün öğreneceğim" dediğiniz konunun başına bir haftalığına oturun. Hafta bitince öğrendiğinizi kimseden yardım almadan, kendi cümlelerinizle birine anlatmayı deneyin. Takıldığınız yer, henüz öğrenmediğiniz yerdir.
Cebinizde bir üniversite var.
Kaynaklar
Sandeep Swadia, "How To Become Dangerously Self-Educated With AI (for free)", YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=3k6fR5EdLAo
Stanford History Education Group, Evaluating Information: The Cornerstone of Civic Online Reasoning, 2016.
Benjamin S. Bloom, "The 2 Sigma Problem", Educational Researcher, 13(6), 4–16, 1984.
Müslim, Zikir 38 (no. 2699). Kehf 18:60, 18:67.
Haftanın Videoları
Haftanın Makaleleri
Haftanın Teknoloji ve Yapay zeka Manşetleri
Benimle çalışmak isterseniz
Zaman Yönetimi Eğitimi ve Hayat Sistemi →
Şirketler İçin Yönetim Danışmanlığı →
RAP Bülteni'ni desteklemek isterseniz,
Bültenin devamlılığına ücretli abone olarak, sponsor olarak veya doğrudan destek vererek katkıda bulunabilirsiniz.
Bir başka güzel destek yolu da bülteni faydalanacağını düşündüğünüz üç arkadaşınızla paylaşmak.