Çözüm Bazen Eklemek Değil, Çıkarmaktır

Bu Hafta Bültende Neler Var?

  • Çözüm Bazen Eklemek Değil, Çıkarmaktır

  • Neden Artık Emekli Olamayacaksınız?

  • İşe Yaramayan Sohbetler ve Cehennem

  • Sen mi Haklı Olmak İstiyorsun?

  • Nakit Para Ölmüyor muydu?

  • Haftanın Makaleleri

  • Haftanın Videoları

  • Haftanın Teknoloji ve Yapay Zeka Manşetleri


Bazen sorun yanlış çözümü seçmek değil, çıkarma seçeneğini hiç üretmemektir.

2021’de Nature dergisinde yayımlanan bir araştırmada katılımcılara Lego parçalarından yapılmış bir düzenek veriliyor. Üstteki platform, köşedeki tek bir parçanın üzerinde duruyor. Görev, platformu üzerine yük konabilecek kadar sağlamlaştırmak.

Bir yol, yeni destekler eklemek.

Diğer yol ise mevcut tek desteği kaldırıp platformu aşağıdaki katmana oturtmak.

Üstelik yeni parçaların maliyeti var.

Araştırmacılar, bu ve benzeri görevlerde insanların yararlı çıkarma seçeneklerini gözden kaçırabildiğini buluyor. Çıkarmayı açıkça hatırlatmak, yeniden deneme fırsatı vermek ve zihinsel yükün daha düşük olması, bu seçeneklerin fark edilmesini kolaylaştırabiliyor. Adams ve arkadaşları, 2021

Buradaki ayrım önemli.

“Çıkarmayı düşündüm ama eklemeyi daha uygun buldum” başka bir şeydir.
“Çıkarmak hiç aklıma gelmedi” başka.

Araştırmacıların önerdiği açıklamalardan biri şu: Zihnimiz kolay ulaşabildiği ekleme fikirlerinde aramayı erken bitirebiliyor.

Bu, her insanın her durumda böyle davrandığını göstermez. Ama kendi kararlarımız için güçlü bir soru doğurur:

Ben gerçekten seçenekleri karşılaştırdım mı, yoksa yalnızca aklıma ilk gelen seçenekleri mi karşılaştırdım?

Bu meseleyi kişisel hayatta da görebiliriz.

Okumaya vakit bulamayan birini düşünelim.

Daha erken kalkmaya karar veriyor. Bir okuma uygulaması indiriyor. Günlük sayfa hedefi koyuyor. Bir takip çizelgesi hazırlıyor.

Bunların hepsi işe yarayabilir.

Ama akşamının nasıl geçtiğine henüz bakmadı.

Belki aynı içerikleri haberleri farklı medya araçlarından tekrar tekrar izliyor. Belki artık ilgilenmediği bir grubun bütün mesajlarını okumayı kendine görev sayıyor. Belki boş bulduğu her aralığı, sonradan hatırlamayacağı içeriklerle dolduruyor.

Yeni bir düzen kurmadan önce, mevcut hayatında neyin yer kapladığını görmek gerekebilir.

Bu örnek “bir şeyi çıkarınca sorun çözülür” demek değil. Bazen gerçekten yeni bir desteğe ihtiyaç vardır.

Mesele şu:

Ekleme ve çıkarma seçeneklerini aynı masaya oturtabiliyor muyuz?

2025’te yayımlanan bir tekrar çalışması da bu noktayı destekliyor. 477 Fransız yetişkin toplam 1.155 ekleyici, 297 çıkarıcı fikir üretiyor. Katılımcılara bir şey ekleyebilecekleri veya kaldırabilecekleri hatırlatıldığında, çıkarıcı fikir üretme olasılığı artıyor. Fillon ve arkadaşları, 2025

Demek ki bazı seçenekler, onları ayrıca aramamız gerektiği hatırlatıldığında görünür hale geliyor.

Bu yüzden “Daha ne yapabiliriz?” sorusunun yanına bir soru daha koyabiliriz:

“Şu anda yaptıklarımızdan hangisinin hâlâ gerekli olduğunu kontrol etmedik?”

Şirket veya aile yönetimde bu soru daha da önemli hale geliyor.

Çünkü bir kişiye küçük görünen her yeni talep, başka insanların çalışma gününe yerleşiyor.

Yeni bir raporun sadece hazırlanması yok.

Bilginin toplanması, kontrol edilmesi, gönderilmesi, okunması ve açıklanması da var. Aynı durum ev işleri içinde geçerli.

Bir onay adımı sadece bir imza değil; bazen bekleyen iş, yeniden sorulan soru ve ertelenen karar demek.

OECD’nin 2024 raporunda Kanada’daki bir kamu öğrenci istihdam programının işe alım süreci inceleniyor. Yönetici açısından yapılan denetimde 49 farklı adım, 100 saatin üzerinde aktif emek ve ortalama 83 günlük bekleme süresi belirlenmiş. OECD, 2024

Bu rakamlar, bir işin çevresinde ne kadar süreç yükü birikebildiğini gösteriyor.

Ama şunu söyleyemeyiz:

“Bu 49 adım, insanlar çıkarmayı düşünmediği için oluştu.”

Araştırma bunu göstermiyor.

Üstelik bazı durumlarda çözüm gerçekten yeni bir açıklama, yeni bir yönlendirme veya yeni bir kontrol eklemek olabilir.

Liderin işi sadece adım sayısını azaltmak değildir.

Hangi adım işe yarıyor, hangisi tekrar ediyor, hangisi yalnızca yük üretiyor?

Bu ister bir şirkette olsun ister bir ailede olsun.. Fark etmiyor.

Asıl soru budur.

Evet, burada kolayca şu sonuca varabiliriz:

“Demek ki insan zihni hep ekleyebilir.’’

Bu noktada mesele hep çıkarmak mı olmalı? Hayır. Bunu kastetmiyorum. Denge. Bazen bir paragrafı silmek metni kısaltır ama gerekli açıklamayı da yok edebilir. Bir kontrolü kaldırmak süreci hızlandırır ama önlediği hatayı geri getirebilir.

Bir sorumluluğu takvimden silmek bizi rahatlatır ama o sorumluluğu başka biri sessizce üstleniyorsa sadece kendi yükümüzü azaltmış oluruz.

Çıkarma seçeneğini görmek ayrı şeydir. Doğru değişikliği seçmek ayrı.

Bu noktada herhangi bir yeni bir görev-iş için karar verirken;

  • Bu adım kaldırılırsa hangi iş aksar?

  • Birinin işi kolaylaşırken başka birinin yükü büyür mü? vs.. gibi sorularla hareket etmek gerekiyor.

Sonra küçük ve geri alınabilir bir değişiklik denenebilir.

Süre gerçekten kısaldı mı?
Hatalar arttı mı?
İş başka birine mi taşındı?

Bunlar bize asıl cevabı verir.

Kendi hayatımızda da aynı şey geçerli.

Eklediğimiz şeyin faydasını sorduğumuz kadar, koruduğumuz şeyin gerekliliğini de sormamız gerekir.

Düzeltmek istediğimiz bir meseleyi düşünelim.

Henüz yeni bir araç, kural veya hedef seçmeden önce şu soruyu soralım:

“Burada henüz seçenek olarak bile düşünmediğim neyi kaldırabilirim, değiştirebilirim veya yeniden düzenleyebilirim?”

Belki sonunda yine bir şey ekleyeceğiz.

Ama bu kez, yalnızca eklemek aklımıza geldiği için değil.



Neden Artık Emekli Olamayacaksınız?

Uzun süredir üzerinde durmak istediğim bir konuydu. 49W bu mesele üzerine bir video paylaşınca, birkaç cümle de ben eklemek istedim.

Önce şu ayrımı yapmak gerekir:

İslam’da bugünkü anlamıyla, insanın belli bir yaşa geldiğinde üretim hayatından tamamen çekilmesini esas alan standart bir “emeklilik modeli” yoktur.

Elbette yaşlılık, hastalık, bedenin zayıflaması ve çalışma gücünün kaybolması başka bir meseledir.

İslam’ın genel çizgisinde insan, gücü ve imkanı olduğu müddetçe üretmeye, helalinden kazanmaya ve başkasına yük olmamaya teşvik edilir.

Allah Resulü (sav) şöyle buyurur:

“Hiç kimse kendi elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyecek yememiştir.”

(Buhari, Buyu, 15)

Burada tartışmak istediğim şey emekli maaşının fıkhi hükmü değil.

Mesele daha temel:

Bugün milyonlarca insan, 20-30 yıl sonraki hayatını ayakta tutması beklenen bir sistemin gerçekten bunu yapabilecek durumda olup olmadığını hiç düşünmeden yaşıyor.

Ne yazık ki bugün birçok ülkede sistemi zorlayan unsurlardan biri, nüfus ve çalışma hayatındaki değişime rağmen eski şartlara göre kurulmuş emeklilik modellerinin sürdürülmeye çalışılmasıdır.

Uzun yıllar boyunca insanların hayat planı kabaca belliydi:

Çalış.
Primini öde.
Emekli ol.
Sonra devletin bağladığı maaşla hayatının geri kalanını geçir.

Fakat bu model giderek daha kırılgan hale geliyor.

Bugünkü emeklilik sistemlerinin önemli bir kısmında sizin ödediğiniz primler, yıllarca sizin adınıza bir hesapta bekletilmiyor.

Bugünün çalışanları, bugünün emeklilerinin maaşını finanse ediyor.

Dolayısıyla sistemin sürdürülebilirliği, çalışanlarla emekliler arasındaki dengeye bağlı.

Sorun da tam burada başlıyor.

İnsanlar daha uzun yaşıyor.

Doğum oranları düşüyor.

Toplumlar yaşlanıyor.

Çalışma çağındaki nüfusun toplam nüfus içindeki payı birçok ülkede geriliyor.

Böylece maaşını ödemek zorunda olduğunuz emekli sayısı artarken, sisteme prim yatıran çalışanların sayısı aynı hızda artmıyor.

Bazı ülkelerde doğrudan azalıyor.

Bunun matematiksel sonucu çok hoş değil.

Emeklilik sistemleri baskı altına girdiğinde önünüzde birkaç temel seçenek kalıyor:

Daha geç emekli olmak.

Çalışanlardan daha fazla prim almak.

Emekli maaşlarının çalışan maaşlarına göre seviyesini düşürmek.

Veya bunların birkaçını aynı anda yapmak.

Videoda da anlatıldığı gibi, sistem üzerindeki baskı arttıkça devletlerin çalışma sürelerini uzatması, emeklilik yaşını yükseltmesi veya emeklilik gelirlerinin satın alma gücünü sınırlaması daha muhtemel hale geliyor.

Fakat bence asıl önemli mesele bundan sonra başlıyor.

  1. yüzyılın ikinci yarısındaki emeklilik modeli, tarihin olağan hali değildi.

Yüksek ekonomik büyüme, genç nüfus, yükselen ücretler ve genişleyen istihdam sayesinde bazı kuşaklar oldukça avantajlı bir dönem yaşadı.

İnsanlar 60’lı yaşlarında çalışmayı bırakıp 20-25 yıl boyunca düzenli emekli geliriyle yaşayabildi.

Biz bunu normal zannettik.

Belki de normal olan bu değildi.

Bugün gelinen noktada, yalnızca emekli maaşıyla rahat bir hayat sürme beklentisi giderek gerçekçilikten uzaklaşıyor.

Gelecekte devletlerin insanları daha fazla bireysel tasarrufa yönlendirmesi ve insanların çalışma çağındayken kendi güvenlik katmanlarını oluşturması büyük ihtimalle daha önemli hale gelecek.

Burada herkesin kendisine sorması gereken soru şu:

Devletin 20 veya 30 yıl sonra bana ne kadar emekli maaşı vereceğini bilmiyorsam, hayat planımı neden tamamen buna bağlıyorum?

Mesele devlete güvenip güvenmemek değil.

Mesele risk yönetimi.

30 yaşındaki bir insanın emekliliğine 30-35 yıl var.

Bu kadar uzun bir vadede;

nüfus değişebilir,

kanunlar değişebilir,

emeklilik yaşı değişebilir,

para biriminin satın alma gücü değişebilir,

vergi sistemi değişebilir,

çalışma hayatı değişebilir.

Üstelik şimdi bu denkleme yapay zeka ve otomasyon da giriyor.

Eğer gelecekte bazı işleri makineler yapacak ve toplam istihdam yapısı değişecekse, çalışanlardan toplanan primlerle finanse edilen sistemlerin gelir tabanı üzerinde yeni bir baskı daha ortaya çıkabilir.

Bu yüzden mesele yalnızca:

“Kaç yaşında emekli olacağım?”

meselesi değildir.

Daha doğru soru şudur:

“60-70 yaşına geldiğimde hayatımı hangi gelir kaynakları finanse edecek?”

Burada “gidin şu yatırım aracını alın” demiyorum.

Herkesin geliri, ülkesi, ailesi, yükümlülükleri ve dini hassasiyetleri farklıdır.

Fakat prensip olarak emeklilik artık yalnızca devletin size vereceği maaş olarak görülmemeli.

Kişinin zaman içinde kendi güvenlik katmanlarını oluşturması gerekiyor.

Birincisi, borç yükünü azaltmak.

İleri yaşlarda yüksek borçlarla yaşamak gelir riskini daha da büyütür.

İkincisi, düzenli tasarruf alışkanlığı oluşturmak.

Miktar küçük olsa bile mesele önce sistemi kurmaktır.

Üçüncüsü, tek gelir kaynağına bağımlılığı azaltmak.

Çalışma hayatının ilerleyen dönemlerinde de devam edebilecek bilgi, beceri, danışmanlık, telif, kira, ortaklık veya başka helal gelir modelleri önem kazanacaktır.

Dördüncüsü, sağlığa yatırım yapmak.

Çünkü uzun ömür yalnızca daha uzun yaşamak anlamına gelmez.

Aynı zamanda daha uzun süre finansman gerektiren bir hayat anlamına gelir.

Beşincisi ise belki de en önemlisi:

İnsan sermayenizi büyütmek.

Geleceğin en değerli emeklilik yatırımlarından biri para değil, gelir üretme kabiliyetiniz olabilir.

Yeni bir beceri.

Bir uzmanlık.

Bir marka.

Bir eser.

Bir topluluk.

Bir işletme.

Veya 65 yaşında bile insanlara değer üretmenizi sağlayacak bir bilgi birikimi.

Çünkü gelecekte klasik anlamıyla “çalışmayı tamamen bırakmak” yerine, insanların daha uzun süre fakat daha esnek biçimde üretmeye devam ettiği bir hayat modeli ortaya çıkabilir.

Bu yönüyle mesele sadece finansal değildir.

İslam da insanın hayatını mümkün olduğunca erken üretimden çekilmek üzerine kurmaz.

Gücü oldukça üretmek, fayda sağlamak, öğrenmek, öğretmek ve başkasına yük olmamaya çalışmak esas olandır.

Yaş ilerledikçe üretimin biçimi değişebilir.

Gençken beden gücüyle üretirsiniz.

Orta yaşta bilgi, tecrübe ve sermayeyle.

İleri yaşlarda ise belki daha çok rehberlik, öğreticilik, istişare ve hikmetle.

Fakat faydalı olmanın yaşı yoktur.

İnsanların finansal hayatta yaptığı en büyük hatalardan biri, uzak geleceği bugünkü şartların devamı gibi düşünmektir.

Oysa emeklilik bunun tam tersidir.

30 yıl sonraki hayatınızı büyük ölçüde bugün verdiğiniz kararlar şekillendirir.

Bu nedenle devlet emekliliğini tamamen yok saymak doğru olmadığı gibi, onu gelecekteki hayatınızın tek taşıyıcı kolonu haline getirmek de giderek daha büyük bir risk.

En sağlıklı yaklaşım belki de şudur:

Devlet emekliliği varsa onu bir güvenlik katmanı olarak görün.

Ama kendi sisteminizi ayrıca kurun.

Çünkü önümüzdeki yıllarda ekonomik bağımsızlığın anlamı yalnızca bugün geçinebilmek olmayacak.

Yaşlandığınızda başkasının vereceği kararlara mümkün olduğunca az bağımlı yaşayabilmek olacak.

Burada önemli bir İslami dengeyi de unutmamak gerekir.

Geleceği planlamak, birikim yapmak, borcu azaltmak ve yaşlılık için hazırlık yapmak tevekküle aykırı değildir.

Kur’an’da Hz. Yusuf’un bolluk yıllarında ürünün büyük kısmını gelecek kıtlık yılları için muhafaza etmeyi tavsiye etmesi bunun güzel örneklerinden biridir:

“Yedi yıl adetiniz üzere ekin. Biçtiğinizi, yiyeceğiniz az bir miktar dışında başağında bırakın.”

(Yusuf, 12:47)

Yani bolluk zamanında kıtlık ihtimalini düşünmek, tevekkülsüzlük değildir.

Tedbirdir.

Fakat Müslümanın güveni birikiminde değildir.

Çünkü ne devlet emekliliği mutlak güvence sağlar, ne ev, ne para, ne yatırım, ne de başka bir maddi araç.

Bunların tamamı sebeptir.

Asıl güven Allah’adır.

Bu nedenle doğru tavır:

“Nasıl olsa Allah rızkımı verir.”

deyip tedbiri terk etmek olmadığı gibi,

“Yeterince para biriktirirsem geleceğimi garanti altına alırım.”

zannına kapılmak da değildir.

Denge şudur:

Tedbir kuldan, rızık Allah’tandır.

Müslüman geleceğini planlar, fakat geleceğini kontrol ettiğini zannetmez.

Birikim yapar, fakat malına dayanmaz.

Çalışır, fakat rızkı işvereninden bilmez.

Yaşlılığını düşünür, fakat ömrünü garanti edilmiş kabul etmez.

Belki de bu yüzden yaşlılığa hazırlanmanın en sağlam hali yalnızca finansal değildir.

Aynı zamanda manevi, ailevi ve insani bir hazırlıktır.

Çünkü insanın yaşlılıkta ihtiyaç duyacağı şey sadece para değildir.

Sağlık.

Aile.

Salih evlat.

Dostluk.

İtibar.

Faydalı bilgi.

Helal gelir kaynakları.

Ve hepsinden önemlisi, Allah ile kurulmuş sağlam bir bağ.

Bunların her biri insanın yaşlılık sermayesidir.

Dolayısıyla mesele yalnızca şu değildir:

“Emekliliğim için ne kadar para biriktirdim?”

Asıl soru belki de şudur:

“Yaşlandığımda beni ayakta tutacak nasıl bir hayat inşa ettim?”

Ve şu asla unutulmamalı;

İnsan yaşlandıkça otomatik olarak ahirete yaklaşmıyor. Bazen tam tersine, dünya ile arasındaki bağ daha da kuvvetleniyor. Allah Resulü (sav), “Ademoğlu yaşlanır; onunla beraber iki şey büyür: mal sevgisi ve uzun ömür arzusu” buyuruyor. Demek ki ihtiyarlık bedende gerçekleşiyor; fakat hırs ihtiyarlamayabiliyor. 

Aynı şekilde ibadet de yalnızca tekrarlandığı için insanı Allah’a yaklaştırmaz. Kur’an, “Namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar” buyurur. Selefin sözleri de buradan hareketle, insanı kötülükten uzaklaştırmayan bir namazın kişide beklenen manevi dönüşümü meydana getirmediğine dikkat çeker. Yani yaş tek başına olgunlaştırmadığı gibi, şekil de tek başına kulluğu tamamlamaz.

Nitekim geldiğimiz nokta itibariyle dünyaya meyil vahim boyutlarda.

Allah muhafaza buyursun.. .


Sen mi Haklı Olmak İstiyorsun?

Bir tartışmanın ortasında, karşı taraf elinize güçlü bir delil tutuşturduğunda zihninizde gerçekten ne olur?

Çoğumuz kendimizi şöyle hayal ederiz: delile bakarız, tartarız, doğruysa kabul ederiz.

Ama insan zihni her zaman böyle çalışmaz. Bazen yeni bilgiyi alır, mevcut düşünce sistemimizin içine yerleştirmeye çalışırız, bir tarafını sınırlandırır, başka bir tarafını yeniden yorumlar, istisnasını buluruz. Ta ki yeni bilgi eski kanaatimizle yeniden uyumlu hale gelene kadar. Sonra zihnimiz rahatlar: "Aslında bir şey değişmedi." Oysa belki de değişmesi gereken tam olarak bizim kanaatimizdi.

Kuran'ın bir ayeti burada uyarıyor aslında;

"Birbirinizle çekişmeyin; sonra gevşersiniz ve gücünüz gider." (Enfâl, 8/46)

Üstad, İhlâs Risalesi'nin başına aldığı temel ayetlerden biridir bu. Risalenin meselesi insanların aynı düşünmesi değildir. Daha derin tehlike, insanın hizmet ettiği hakikatle kendi benliğini birbirine karıştırmasıdır, çünkü fikir ayrılığı her zaman yıkıcı değildir, hakikat bazen farklı görüşlerin çarpışmasından doğar. Asıl problem, "benim fikrim" ile "hakikat" arasındaki mesafe kaybolduğunda başlar. O noktadan sonra insan artık bir görüşü değil, kendisini savunuyor olabilir.

Psikolog Ziva Kunda'nın 1990'da yayımlanan klasik makalesi buna bir isim verir: motivasyonlu akıl yürütme. İnsan bazen doğru sonuca ulaşmak için düşünür, bazen de ulaşmak istediği sonucu makul göstermek için. İkinci durumda zihin tembelleşmez, tam tersine olağanüstü üretken hale gelir: yeni ayrımlar bulur, istisnalar keşfeder, karşı delilin zayıf noktalarını araştırır.

Fakat bu faaliyet, farkında olunmadan önceden belirlenmiş bir hedefe hizmet edebilir: başlangıçtaki kanaati korumak. Bazen problem delilin bulunmaması değildir, delilin hangi maksatla kullanıldığıdır. Zihin bazen hakim değildir. Avukattır, ve müvekkili kendi kanaatidir.

Raymond Nickerson'ın doğrulama yanlılığı üzerine yaptığı geniş inceleme meseleyi biraz daha ileri götürür: insan karşı delili görebilir, fakat ona aynı ağırlığı vermeyebilir. Kendi görüşünü destekleyen bir metin geldiğinde "ifade açık" der; karşı görüşü destekleyen bir metinde "bağlamına bakmak lazım" der. Kendi lehine bir örnek geldiğinde "demek ki uygulama böyleymiş" der; karşı örnekte "tek vakadan genel hüküm çıkmaz" der. Bunların her biri kendi yerinde meşru olabilir. Problem, aynı titizliğin kendi delilimize uygulanmamasıdır.. ve bu, bir metodolojik asimetridir. İnsan bunu çoğu zaman fark etmez, çünkü içeriden bakıldığında kendisi hâlâ delillere göre düşünüyor görünür. Belki bilişsel yanlılıkların en tehlikeli tarafı da budur: insan kendi tarafgirliğini tarafgirlik olarak yaşamaz.

"Bu kadar bilgili biri nasıl göremiyor?" belki de yanlış sorudur.

Keith Stanovich ve Richard West'in ortaya koyduğu myside bias, kişinin delilleri kendi mevcut pozisyonu içinden değerlendirme eğilimidir, ve yüksek zekânın bu tür yanlılıklara karşı otomatik bir bağışıklık sağladığına dair güçlü bir kanıt yoktur. Çok zeki, çok okumuş bir insan da kendi tarafına yanılabilir; hatta yüksek zihinsel kapasite, kişinin kendi kanaatini savunmak için daha sofistike gerekçeler üretmesine imkân verebilir. Bilgili olmak ile hakikate açık olmak aynı şey değildir. (Günümüzde bu durum en çok bilim putu ile uydurulan fıkıh sektörü altında cereyan ediyor diyebiliriz.)

Bir insanın yıllardır belirli bir görüşü savunduğunu düşünün. Yazmış, ders vermiş, insanlarla tartışmış; çevresi onu o meselenin bileni olarak görmeye başlamış. Sonra karşısına güçlü bir itiraz çıkıyor.

Artık masada yalnızca bir fikir yoktur, geçmişte söyledikleri, itibarı, uzmanlık iddiası, takipçilerinin beklentisi de vardır. Başlangıçta "ben bu görüşü savunuyorum" diyordu; zamanla, fark edilmesi zor bir dönüşümle, "ben bu görüşü savunan kişiyim" noktasına gelmiş olabilir. Aradaki fark büyüktür: birincisinde görüş değişebilir, ikincisinde görüşe yapılan itiraz kişinin kimliğine yönelik bir itiraz gibi hissedilir. İşte o zaman basit bir cümlenin maliyeti yükselir, çünkü artık yalnızca bugünkü bir hükmü değil, geçmişteki kendisiyle de hesaplaşıyordur.

Bu yüzden bazen karşınızdaki insan, siz "ben bunu söylemiyorum" deyip bir daha açıkladığınızda, birkaç dakika sonra yine ilk anladığı yere döner. En basit açıklama anlamamaktır. Ama unutulmaması gereken başka bir ihtimal daha vardır: bazen insan karşısındakini anlamadığı için değil, anladığı şey kendi görüşünü değiştirmesini gerektirdiği için eski anlamına geri döner. Her tartışmada böyle olduğunu söyleyemeyiz… insanların iç dünyasını bilemeyiz, ama böyle bir mekanizmanın mümkün olduğunu biliyoruz. Bazen yeni bilgi eski düşünceyi değiştirmez; eski düşünce, yeni bilgiyi kendine göre yeniden biçimlendirir.

Misal, bu mekanizma dinî ve özellikle fıkhi tartışmalarda daha da hassaslaşır. Çünkü fıkıh birkaç metni yan yana koymaktan ibaret değildir; usul, illet, ıstılah, örf, küllî kaideler, tarihî uygulama vardır. Kişi önce zihninde bir çerçeve kurup ardından bütün malzemeyi bu çerçevenin içine sokmaya çalışırsa ilişki tersine döner. Normal olan, fıkhın kanaatimizi tashih etmesidir. Tehlikeli olan, kanaatimizin hangi fıkhı kabul edeceğimizi belirlemeye başlamasıdır, çünkü yanlışlanamayan düşünce öğrenemez.

Bir anlamda nefis bazen ilmi kendisine malzeme yapar: insan dinî delillerle konuşabilir, kaynaklara hâkim olabilir, ikna edici argümanlar üretebilir; fakat bunların arkasında hakikate ulaşmanın yanında üstün gelme veya mağlup olmama gibi başka dürtüler de bulunabilir.

Psikoloji ile ilim arasında da böyle bir farklılık vardır ama benzeşen yönlerde mevcuttur.

Modern psikolojinin motivated reasoning dediği şey ile, misal Gazali'nin nefis tahlili aynı şey değildir, biri ampirik bir dille konuşur, diğeri ahlâk ve maneviyat diliyle. Ama ikisinin dokunduğu insanî kırılganlık dikkat çekicidir: akıl, hakikatin hizmetinde çalışabileceği gibi benliğin hizmetinde de çalışabilir. Tasavvufun insanı sürekli muhasebeye çağırmasının sebeplerinden biri budur: dışarıdaki yanlışı görmek kolaydır, kendi haklılığımızın içine karışmış nefsi görmek çok daha zordur.

Tasavvuf geleneğinde çok tekrarlanan bir söz vardır:

"Nefsini bilen Rabbini bilir." Bu sözün Peygamber'e sahih bir isnatla dayandığı tartışmalıdır, Nevevî hadis olarak sabit olmadığını belirtmiş, bazı kaynaklar onu Yahyâ b. Muâz'a nispet etmiş, Süyûtî ise konu üzerine müstakil bir risale yazmıştır.

Ama İbnü'l-Arabî başta olmak üzere tasavvuf geleneği sözün manasına büyük değer vermiştir: insan kendi zaafını, gururunu, "haklı çıkma" ihtiyacını tanımadan hakikatle sağlıklı bir ilişki kuramaz. İbnü'l-Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem çizgisindeki düşüncesinde de insanın hakikati kendi kabul kalıbı ölçüsünde idrak etmesi, hatta kendi inanç suretine hapsolup diğer tecelli biçimlerini reddedebilmesi önemli bir temadır.

Buradan güçlü bir soru çıkar: karşımdaki şeyi olduğu gibi mi görüyorum, yoksa zihnimin onun için hazırladığı biçimi mi? Bazen insan çok okur ama her okuduğunda yalnızca zaten bildiğini bulur, kitap değişir, delil değişir, zihindeki kalıp değişmez.

Evet, ilm-i münazara ahlâkına dair kalp ehline nispet edilen bir ölçü şöyledir: bir kimse bir münazarada kendi haklı çıkmasına ve hasmının yanılmasına sevinirse, bundan aslında zarar eder, çünkü haklı çıktığında yeni bir şey öğrenmemiş, üstelik gurura kapılmış olabilir. Fakat hak hasmının elinde ortaya çıkarsa, insan hiçbir zarar görmeden bilmediği bir şeyi öğrenir ve nefsi gururundan kurtulur. Kısacası: önemli olan haklı çıkmak değil, hakkın ortaya çıkmasıdır.

Bu yalnızca güzel bir ahlâk cümlesi değildir, ciddi bir epistemik ölçüdür. Çünkü hakikatin nereden çıktığı ile hakikatin kendisi birbirinden ayrılmalıdır. Ben söylemişim, sen söylemişsin, rakibim söylemiş, hatta sevmediğim biri söylemiş.. eğer hakikat yalnızca benim ağzımdan çıktığında değerli oluyorsa, artık hakikati değil kendi benliğimi seviyor olabilirim.

Bu ölçü, yazının başında andığımız İhlâs Risalesi'nin ruhuyla da örtüşür: aynı hakikate hizmet ettiğini düşünen insanlar arasında bile, kimin haklı çıktığı meselesi öne geçtiğinde, hizmetin kendisi zarar görür. İhlâs burada yalnızca ibadetin değil, düşünmenin de ahlâkı haline gelir: ben hakikati mi savunuyorum, yoksa hakikatin içine kendi benliğimi de mi karıştırıyorum?

Modern psikoloji buna yakın bir kavram kullanır: entelektüel tevazu.

Bu, "ben hiçbir şey bilmiyorum" demek değildir, "bildiklerimin yanlış olabileceğini biliyorum" demektir.

Koetke, Schumann, Welker ve Coleman'ın 2024'te yayımlanan çalışması, aynı araştırmanın aile-arkadaş bağlamındaki ve işyeri bağlamındaki iki deneyinde, entelektüel tevazunun daha yapıcı ve daha az yıkıcı tepkilerle ilişkili olduğunu gösterdi. Bu şaşırtıcı değildir: "yanılıyor olabilirim" diyebilen insanın karşısındaki delili gerçekten dinleme ihtimali daha yüksektir. Manevi gelenek çıtayı biraz daha yükseltir, sadece "yanılmış olabilirim" demek değil, hak karşı tarafın elinde ortaya çıktığında "elhamdülillah, öğrendim" diyebilmektir.

Bir tartışmanın hakikat arayışı mı, mevzi savunması mı olduğunu anlamak isteyen biri kendine birkaç soru sorabilir. Karşımdakinin görüşünü, onun "evet, tam olarak bunu söylüyorum" diyeceği biçimde anlatabiliyor muyum? Muhatabım "ben bunu söylemiyorum" dediğinde gerçekten yeniden dinliyor muyum, yoksa birkaç dakika sonra ilk yorumuma mı dönüyorum? Karşı tarafın deliline uyguladığım standardı kendi delilime de uyguluyor muyum? Uzun bir tartışmada karşımdakinin haklı olduğu tek bir noktayı söyleyebiliyor muyum? Ve en önemlisi: bana ne gösterilirse fikrimi değiştiririm? Bu son sorunun cevabı yoksa, artık bir fikri araştırmıyor, bir mevziyi koruyor olabiliriz.

Evet, ilmi olgunluk hiç hata yapmamak değildir. Ve insanlığın bu gerçeği kabul edip, hatalarını itiraf edecek ilim insanlarına ihtiyacı vardır.

Kaynakça

  • Kur'an-ı Kerim, Enfâl Sûresi, 8/46

  • Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar, 21. Lem'a (İhlâs Risalesi)

  • İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Rub'u'l-Mühlikât (riya, kibir, gurur bahisleri)

  • "Nefsini bilen Rabbini bilir" sözünün senet tartışması: Fetâvâ'n-Nevevî; Süyûtî, el-Kavlü'l-Eşbeh fî Hadîsi Men Arefe Nefsehu

  • Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Füsûsu'l-Hikem, insan idrakinin kendi kabul kalıbıyla sınırlanması teması

  • Bediüzzaman Said Nursî'ye nispet edilen ilm-i münazara ölçüsü ("haklı çıkmak değil hakkın ortaya çıkması")

  • Ziva Kunda, "The Case for Motivated Reasoning", Psychological Bulletin, 1990

  • Raymond Nickerson, "Confirmation Bias: A Ubiquitous Phenomenon in Many Guises", Review of General Psychology, 1998

  • Keith Stanovich & Richard West, myside bias üzerine çalışmalar

  • Hugo Mercier & Dan Sperber, argümantatif akıl yürütme teorisi

  • Jonah Koetke, Karina Schumann, Keith Welker, Peter T. Coleman, "Intellectual Humility Is Reliably Associated with Constructive Responses to Conflict", PLOS ONE, 19(9), 2024



İşe Yaramayan Sohbetler ve Cehennem

Bazen bir kötülüğü yapmak kadar, onu sürekli konuşmak, anlatmak ve normalleştirmek de insanın kalbinde iz bırakır. Özellikle bugün sosyal medya, haberler ve gündelik sohbetler üzerinden maruz kaldığımız içerikleri düşününce, durum vahim.

Gazali şöyle diyor:

Batıl şeyleri konuşmaktan maksat, yapılması haram olan şeyleri ve işleri nakil, rivayet ve hikâye etmektir. Bu tıpkı, zinadan ve zina edenlerden bahsetmek, fasıkların yaptıkları gayr-i meşru işleri anlatmak, haramları akla getiren ve özendiren sözler söylemek ve batılı tasvir etmektir. Bu türlü şeyleri konuşmak haramdır. Çünkü bu konuşmalar haramları teşvik anlamını taşır. Gelişi güzel üsluplarla haramları eleştirmek de helal değildir. Çünkü çoğu eleştiriler; kötülükleri öğretmek, onlara revaç kazandırmak ve itibar sağlamak hükmüne geçer.

Haris el-Müzeni (r.a)’den rivayete göre Resulüllah [s.a.v] şöyle demiştir:

“Sizden biriniz Allah’ın rızasını kazanacak bir söz söyler de bu sözün Allah’ın rızasını kazanma yolunda neler kazandıracağını bilemez, fakat Allah bu sözü yüzünden kendisine kavuşuncaya kadar rızasını ona gerekli kılıverir. Yine sizden biriniz bir söz söyler de bu sözüyle Allah’ın gazabını elde etmiş olur ve bu söylediği sözle Allah’ın gazabından ne kazanacağını bilemez, fakat Allah bu sözü yüzünden kendisine kavuşacağı güne kadar ona gazabını gerekli kılabilir.”

Alkame şöyle derdi: “Konuşacağım nice şeyler vardır ki, Bilal b. Hars’ın hadisi beni o konuşmalardan menetti.”

Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayete göre Resulüllah [s.a.v] şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse bir söz söyler ve söylediği sözde bir sakınca görmez, fakat o sözü yüzünden cehennemde yetmiş yıl dibe doğru düşer, gider.”

Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayete göre Resulüllah [s.a.v] şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde günahları en çok olanlar, batıl şeyleri en çok konuşanlardır.”

Allah Teâlâ cehennemliklerin şöyle dediklerini aktarmaktadır:

“Boş şeylere dalanlarla birlikte dalardık!”

“Onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz.”

Selman-ı Farisi (r.a) der ki: ‘Kıyamet gününde insanların en günahkâr olanları, dünyadaki konuşmalarında Allah’a en fazla isyan edenleridir.’

İbn Sirin (rh.), batıl şeyleri konuşan insanları görünce onlara şöyle derdi: “Ağızlarınız ve dilleriniz necis olmuştur. Gidin onları yıkayın. Çünkü batılı konuşmak abdest bozmaktan daha çok kirleticidir.”

Nakit Para Ölmüyor muydu?

Avrupa Merkez Bankası araştırmacıları geçen yıl bir çalışma yayımladılar. Başlığı bir merkez bankası metnine hiç benzemiyordu:

Keep calm and carry cash.

Sakin olun ve nakit bulundurun.

İlk bakışta tuhaf geliyor. Zira aynı Avrupa yıllardır ters istikamete yürüyor. Şubeler kapanıyor, telefon cüzdana dönüşüyor, kağıt para günlük hayattan sessizce çekiliyor.

Fakat mesele sanıldığı gibi nakdin geri dönüşü değil.

Hatta bana kalırsa nakit para bu hikayenin en önemsiz kısmı.

Mesele şu: modern dünya, verimlilik uğruna yedeklerini birer birer kaldırdıkça kırılganlaşıyor. Ve bunu yıllarca fark etmiyoruz, çünkü sistem çalışıyor. Elektrik geliyor, uygulama açılıyor, kart cihaza değiyor ve rakam birkaç saniye içinde karşı tarafa geçiyor.

Malum, nimet sürekli hale geldiğinde insan onu nimet olarak görmeyi bırakır. Sistemin başına gelen de budur. Her gün çalışan şeyi artık tabiat kanunu sayarız.

Ta ki çalışmadığı güne kadar...

28 Nisan 2025. Öğlen saatlerinde İber yarımadasında elektrik gidiyor. On milyonlarca insan etkileniyor; bazı bölgelerde hayatın normale dönmesi ertesi günü buluyor.

Bankamatikler susuyor, kartlı ödeme aksıyor. Telefonunuzda paranız var ama kasada kullanamıyorsunuz.

O gün kaybolan şey para değildi. Paraya ulaşma imkanıydı.

ECB'nin yaklaşık dört bin beş yüz İspanyol bankamatiğinden topladığı veriler burada asıl ilginç davranışı ortaya koyuyor.

Elektriğin kesildiği bölgelerde çekimler, makineler çalışmadığı için düşmüş. Buraya kadar tabii.

Fakat kesintiden hiç etkilenmeyen bölgelerde çekimler normalin belirgin biçimde üzerine çıkmış. O insanların elektriği vardı, kartları çalışıyordu, hiçbir şeyleri eksik değildi. Buna rağmen bankamatiğe koştular.

ECB bunu esas olarak kesintinin yayılabileceği endişesine bağlıyor; karanlıkta kalan bölgelere seyahat edeceklerin önceden nakit çekmiş olmasının da artışa katkı yapmış olabileceğini not ediyor. Aynı araştırmaya göre İspanyolların yüzde 39'u zaten evinde tedbir amaçlı nakit bulunduruyordu.

Şuna dikkat edelim: dijital sistem hala çalışırken insanlar yedeğe yöneldi.

Yani insan çoğu zaman tehlike geldiğinde değil, tehlikenin ihtimali görünür hale geldiğinde tedbir alıyor. Devamlılık vehmi çatladığı an refleks uyanıyor.

Aslında burada yeni olan zaaf değil, zaafın teknolojik biçimi.

Yusuf suresinde anlatılan hadiseden de bu noktaya işaret bulmak mümkün. Yedi yıl bolluk olacak, ardından yedi yıl kıtlık gelecek. Hz. Yusuf bolluk yıllarında üretimi durdurmuyor; fakat her şeyi tükettirmiyor.

"Dedi ki: Yedi yıl adet üzere ekin ekersiniz. Biçtiklerinizi, yiyeceğiniz az bir miktar dışında başağında bırakın." (Yusuf 12:47)

Burada bir olağanüstülük gösterisi yok. Bir depolama politikası var.

Bilgi rüyadan geldi. Fakat kurtaran şey rüya değil, o bilgiye göre yapılan hazırlıktı.

Ve üzerinde durulması gereken ince nokta şu: stok kıtlık geldiğinde yapılmıyor. Stok bolluk zamanında yapılıyor. Zira kıtlık başladıktan sonra yapılan şeyin adı hazırlık değildir, olsa olsa hayatta kalma telaşıdır.

Aynı surede ikinci bir sahne daha var ve bence daha az konuşuluyor.

Hz. Yakub oğullarını Mısır'a gönderirken hepsinin tek kapıdan girmemesini, ayrı kapılardan girmelerini söylüyor. Fakat hemen ardından bunun Allah'tan gelecek hiçbir şeyi savamayacağını da ekliyor. (Yusuf 12:67)

İşte tedbir ile tevekkül arasındaki hassas çizgi burada.

Tedbirini alırsın. Ama tedbirini ilahlaştırmazsın. Sebebe sarılırsın, fakat sonucu sebebin ürettiğini zannetmezsin.

Modern insanın problemi bazen tam tersidir. Ya hiçbir tedbir almaz ve buna tevekkül der; ya da sistemi tümüyle kontrol edebileceğini düşünüp tedbiri mutlak güvenceye çevirir. İkisi de aynı yerden hatalıdır.

Tevekkül tedbirin yerine geçmez. Tedbirin üzerine oturur.

Şimdi bu gözle Avrupa'ya bakalım.

Avrupa Merkez Bankası'nın verilerine göre 2025 sonunda dolaşımdaki euro banknotlarının toplam değeri 1.619,5 milyar euroya çıkmış; bir yılda yüzde 2 artmış. İktisat literatürü buna yıllardır "banknot paradoksu" diyor.

Günlük alışverişte nakdin ağırlığı azalıyor. Elde tutulan nakit artıyor.

Daha az kullanıyoruz. Daha çok saklıyoruz.

Bu arada haberlerde dolaşan "ECB Avrupalılara yüz euro bulundurun dedi" başlığının aslı da şu: ECB kimseye böyle bir talimat vermedi. Aynı çalışmada Hollanda, Avusturya ve Finlandiya gibi ülkelerdeki yetkililerin, acil durumlar için kişi başına yaklaşık yetmiş ila yüz euro veya yetmiş iki saatlik temel ihtiyacı karşılayacak kadar nakit tavsiye ettiği aktarılıyor.

Rakam uydurma değil. Ama bir araştırma cümlesinin manşete dönüşürken nasıl şekil değiştirdiğini görmek, meselenin kendisi kadar öğretici.

Avrupa Komisyonu'nun Mart 2025'te açıkladığı hazırlık stratejisinde de aynı eşik var: vatandaşın büyük bir krizde en az yetmiş iki saat kendi kendine yetebilmesi. Yalnızca para değil; su, gıda, ilaç, enerji ve haberleşme aynı çerçevenin içinde.

Burada haklı olarak sorulabilir: Avrupa bir şey mi biliyor?

Bilmiyorum. Bunu gösteren güvenilir bir veri de görmedim.

Ama bildiğimiz bir şey var. Avrupa artık normal zamanın verimliliğiyle kriz zamanının dayanıklılığını aynı şey saymıyor.

İşin asıl önemli tarafı da burası.

Bir sistemi yalnızca normal günlerde ne kadar iyi çalıştığına bakarak değerlendirmek ciddi bir hatadır.

Yangın merdivenini düşünün. Normal zamanda binanın en verimsiz bölümüdür; alan kaplar, masraf çıkarır, kimse kullanmaz. Asansör dururken kırk kat merdiven çıkmak zaten akıl karı değildir.

Fakat elektrik kesildiğinde binanın en verimsiz sistemi bir anda en hayati sistemi haline gelir.

ECB de nakdi ödeme sistemi içinde bu mantıkla ele alıyor: kritik sistemlerin daha basit, elle çalışan bir yedeği bulunmalı.

Malum, bu ne mühendislikte ne de hayatta yeni bir fikirdir. İkinci anahtarınız vardır. Verinizin yedeğini alırsınız. Bir şirket tek tedarikçiye bağlı kalmamaya çalışır.

Mesele yedeği her gün kullanmak değildir. Asıl mesele, ihtiyaç duyulduğu gün orada bulunmasıdır.

Fakat modern dünyanın burada bir zaafı daha var. Yedek sistem verimsiz göründüğü için zaman içinde tasfiye edilebiliyor.

Bankamatik pahalıdır. Şube pahalıdır. Stok tutmak pahalıdır. İkinci tedarikçi pahalıdır. Normal zamanda muhasebe size haklı olduğunuzu bile söyler.

Sonra kriz gelir. Ve yıllarca maliyet diye baktığınız şeyin aslında sigorta olduğunu anlarsınız.

Nitekim Avrupa bu çelişkiyi görmüş durumda. Vatandaşa nakit bulundur diyorsunuz ama bankamatik ağı küçülüyor. ECB baş ekonomisti Philip Lane bu yaz, AB genelinde bankamatik ağlarının korunmasını güvence altına alacak bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu söyledi. Komisyon'un Mart 2026 tarihli raporu ise Eurosystem düzeyinde ortak stratejik banknot stoklarının tutulmasını temel önlemler arasında sayıyor.

İlginçtir, bunu en ciddiye alanlar nakitten en uzak duranlar.

Finlandiya'da insanların yalnızca yüzde onu nakdi birincil ödeme yöntemi olarak kullanıyor. Tam da bu sebeple Finlandiya, İsveç, Norveç, Danimarka ve Estonya, internet bağlantısı kesildiğinde kart ödemelerinin sürebilmesi için çevrimdışı çözümler geliştiriyor. Norveç ile Danimarka sistemlerini çoktan devreye almış. Arkasında teorik bir kaygı da yok; Baltık'ta denizaltı kablolarına yaşanan açıklanamayan hasarlar var.

İsveç bir adım öteye gitmiş.

1 Temmuz 2026 itibarıyla temel ihtiyaçlarda çevrimdışı kartlı ödeme imkanı genişletildi. Fakat bunu devlet tek başına yapmadı. Riksbank bankaları, Visa ve Mastercard'ı, ödeme kuruluşlarını, büyük perakendecileri ve yakıt sektörünü aynı masaya oturttu.

Yani bu bir kanun değil, bir anlaşma. Dayanıklılık emirle değil, tarafların aynı emanetten müştereken sorumlu olduklarını kabul etmesiyle kurulmuş.

Hedeflenen kesinti süresi de birkaç saat değil: veri iletişimi yedi güne kadar kesilse bile fiziksel kart ve PIN ile gıda, ilaç ve yakıt alınabilmesi.

Şuna dikkat edin. Avrupa genelinde yetmiş iki saat konuşuluyor. İsveç yedi günü düşünüyor.

Tedbir, herkese aynı reçeteyi vermek değildir. Kendi riskini tanıyıp ona göre hazırlanmaktır.

Dolayısıyla mesele nakdin geri dönmesi değil.

Nakit geri dönmüyor. Sistemler yedekleniyor.

Ve bu noktada iş ekonomiden çıkıp emanete geliyor.

Zira yedeklilik yalnızca bir mühendislik meselesi değil, bir sorumluluk meselesidir. Bize emanet edilen hayati bir şeyi, imkan olduğu halde gereksiz yere tek noktaya bağımlı bırakmak, emanet şuuruyla yeniden düşünülmesi gereken bir meseledir.

Mülk sizindir, dilediğiniz gibi harcarsınız. Emanet ise size teslim edilmiştir ve teslim eden bir gün soracaktır.

Birkaç yıl önce şunu yazmıştık: "Şimdi ve gelecek, geleceği şimdiden planlayarak ilerleyen şuur sahiplerinin olacak."

O zaman kastettiğimiz şey kişisel bir hayat planıydı. Şimdi aynı cümleyi bir kıtanın merkez bankaları kuruyor.

Bugün elektrik var. İnternet var. Kart çalışıyor. Rızık geliyor, sıhhat yerinde, işler yürüyor.

Hz. Yusuf'un yedi yıllık deposu bir kehanet değildi. Bolluk yılında kıtlık yılını düşünebilmekti.

Peki, bizler bolluk gününde, bize emanet edilmiş olan hangi şeyi tek bir sistemin çalışmasına bağladık?

Kaynaklar: Faella, F. ve Zamora-Pérez, A. (2025), "Keep calm and carry cash: lessons on the unique role of physical currency across four crises", ECB Economic Bulletin, Sayı 6/2025 — ECB Annual Accounts 2025 — Avrupa Komisyonu, Preparedness Union Strategy, Mart 2025 — Avrupa Komisyonu, "Report on the preparedness in the EU financial sector", COM(2026) 119, Mart 2026 — Sveriges Riksbank, "Offline payments" — Reuters, Mayıs 2025, Tuomas Välimäki görüşmesi — The Guardian, Ağustos 2026 (Philip Lane, MacGill konuşması) — Kur'an-ı Kerim, Yusuf 12:47 ve 12:67.



Haftanın Makaleleri

1. Teşekkürümüzün karşılığı sandığımızdan büyük olabilir

Chicago Booth Review

Birine teşekkür etmek istiyor, sonra “Garip olur mu?” diye vazgeçiyoruz. Kumar ve Epley’nin araştırmasında mektup yazanlar, teşekkürlerinin karşı tarafta oluşturacağı olumlu etkiyi küçümsüyor. Kusursuz cümleyi ararken söyleyemediğimiz bir teşekkür varsa, 2018 tarihli bu araştırma onu hatırlatabilir.

2. Sohbet kötü mü geçti, yoksa siz mi öyle düşündünüz?

Psychological Science

Bir görüşmeden sonra aklımızda kendi tutukluğumuz kalabiliyor. 2018’de yayımlanan bu araştırmada insanlar, sohbet ettikleri kişilerin kendilerinden ne kadar hoşlandığını olduğundan düşük tahmin ediyor. Her görüşmenin iyi geçtiği anlamına gelmez; kendi iç sesimizi karşı tarafın kanaati sanmadan önce düşünmeye değer.

3. İki şey yan yana geldi diye…

Anne-Laure Le Cunff — Ness Labs

Kötü geçen bir görüşmenin gününü hatırlıyor, o gün yapılan başarılı görüşmeleri unutabiliyoruz. Sonra da arada bir bağ olduğuna inanıyoruz. Bu yazı, zihnimizin ilgisiz olaylar arasında nasıl ilişki kurabildiğini anlatıyor. Bir kanaatimiz güçlenirken, onu desteklemeyen örneklere de aynı dikkatle bakıp bakmadığımızı sormak için iyi bir vesile.

4. Ekibin en az iş yapanı kim?

Dan North — The Worst Programmer I Know

Dan North’un anlattığı ekipte bir yazılımcının bireysel iş puanı sıfır görünüyor. Fakat o kişi, başkalarıyla birlikte çalışarak onların işini kolaylaştırıyor. Tabloya bakınca düşük performans, ekibe bakınca bambaşka bir katkı var. Birlikte çalıştığınız insanları değerlendirirken yalnız kendi adlarına yazılan sonuçları sayıyorsanız, bu hikâyeyi okuyun.

5. İyi bir metin için ne kadar zaman gerekir?

Jeff Bezos — 2017 hissedar mektubu

Altı sayfalık bir metin birkaç saatte yazılabilir. Fakat iyi bir metnin hazırlanması, yeniden yazılması ve başkalarının gözüyle sınanması çok daha uzun sürebilir. Bezos’un bu mektupta anlattığı yazma pratiği, ekiplerden beklediğimiz kaliteyle onlara verdiğimiz süre arasındaki ilişkiyi düşündürüyor. Bazen sorun, işin ne kadar emek istediğini baştan yanlış tahmin etmemiz.

6. Başlangıçta tek tek ilgilenmek gerekir

Paul Graham — Do Things that Don’t Scale

İlk müşteriler kendiliğinden gelmeyebilir. Ürünü anlatmak, kurulumuna yardım etmek, ihtiyacın nerede karşılanmadığını görmek için kurucunun bizzat uğraşması gerekir. Graham’ın 2013 tarihli yazısı, büyümenin başındaki bu yakın emeği anlatıyor. Küçük bir hizmet veya eğitim programı geliştirirken de okunabilir: Süreci kolaylaştırmadan önce, insanın nerede zorlandığını öğrenmek gerekiyor.

7. “Nasıl yardımcı olabilirim?”den bir adım ötesi

Jason Liu

Birine yardım teklif ederken yapabileceğimiz işi tarif etmek, karşı tarafın yükünü hafifletir. Jason Liu, gençlere yönelik bu yazıda kendi iş ve hayat tecrübelerinden hareket ediyor. Özellikle somut katkı sunma meselesi üzerinde durmaya değer. İyi niyetimizi, karşımızdakinin yeniden iş tarif etmesini gerektirmeyen bir teklife çevirebiliyor muyuz?

8. Yetişkinlerin temel becerilerinde ne değişiyor?

OECD — 2024 raporu

OECD’nin yetişkin becerileri araştırması, birçok katılımcı ülkede okuryazarlık ve sayısal becerilerde duraklama veya gerilemeye işaret ediyor. Bu, bütün ülkeleri ve yaş gruplarını aynılaştıran bir sonuç değil. Eğitim hazırlayanlar için önemli soru şu: Katılımcının hangi temel bilgiyi zaten bildiğini varsayıyoruz?

9. İş sahibi olmak, iyi bir işe sahip olmak mı?

ILO — Employment and Social Trends 2026

ILO’nun ocak ayında yayımlanan 2026 raporu, işsizlik göstergesinin yanında işin niteliğine ve çalışma hayatındaki eşitsizliklere bakıyor. Bir insanın istatistikte “çalışıyor” görünmesi, hayatındaki belirsizliği tek başına anlatmıyor. İstihdam haberlerini tek bir oran üzerinden değerlendirmemek için yararlı bir okuma.

10. Eşitsizlik rakamı bize ne söylüyor?

Our World in Data

Gelirle serveti, vergi öncesi kazançla kişinin elinde kalanı aynı şeymiş gibi konuşunca rakamlar da birbirine karışıyor. Bu derleme, ekonomik eşitsizliğe ilişkin ölçümleri ve veri kaynaklarını birlikte sunuyor. Bir oranı paylaşmadan önce neyin, kimler arasında, nasıl ölçüldüğünü anlamak isteyenler için sağlam bir başvuru sayfası.

11. Ülkeler ne satıyor, kimden ne alıyor?

Harvard Growth Lab — Atlas of Economic Complexity

Ekonomi haberlerindeki ülke isimlerini, ürettikleri ve ticaretini yaptıkları ürünlerle birlikte görmek ister misiniz? Bu atlas, ticaret akışlarını ve zaman içindeki değişimleri görselleştiriyor. Bir ülkeyle başlayın; toplam ihracat rakamının içindeki ürün dağılımına bakın. Karşılaştırırken seçili veri yılını da kontrol edin.

12. Satın aldığımız şeyi tamir edebiliyor muyuz?

iFixit — Right to Repair

Bir cihazın sahibi olmak, onu tamir ettirmek için gereken parçaya ve bilgiye ulaşabildiğimiz anlamına gelmiyor. iFixit’in tamir hakkını savunan bu sayfası, söz konusu güçlüğü görünür kılıyor. Ülkelerin mevzuatını aynı kabul etmeden, satın alma kararlarımızda tamir imkânına ne kadar yer verdiğimizi düşünebiliriz.

13. Ekran herkes için aynı kolaylıkta mı?

W3C Web Accessibility Initiative

Küçük bir düğmeye basamayan, düşük kontrastlı yazıyı okuyamayan kişiye hemen “teknolojiyle arası yok” diyebiliyoruz. W3C’nin bu sayfası, yaşla birlikte değişebilen ihtiyaçları tasarım açısından ele alıyor. Bir form, eğitim sayfası veya bülten hazırlarken, bizim kolayca yaptığımız şeyi herkesin aynı rahatlıkla yapamayacağını hatırlamak için.

15. Sunumunuzun görseli bir müzeden gelebilir

Smithsonian Open Access · İngilizce

Her sunumda aynı stok fotoğrafları kullanmak zorunda değiliz. Smithsonian’ın açık koleksiyonunda sanat, bilim ve tarih alanlarından görseller ve üç boyutlu kayıtlar var. Yeniden kullanacağınız öğenin CC0 işaretini ve varsa diğer hak notlarını kontrol edin. Eğitim hazırlarken de yalnız merakla dolaşırken de güzel bir adres.


Haftanın Videoları

1. İnsanlara güvensizlik bizi daha gerçekçi mi yapıyor?

Jamil Zaki — TED, 2021

Herkesin bencil ve çıkarcı olduğuna inanmak, bazen uyanık olmakla karıştırılıyor. Zaki, bu düşüncenin güven ve iş birliği üzerindeki etkisini araştırmalar üzerinden tartışıyor. İnsanları tanımadan verdiğimiz olumsuz hükümlerin, ilişkilerimizde nelere yol açtığını düşünmek için…

2. Biriktirme niyetini davranışa çevirmek

Wendy De La Rosa — TED, 2021

Para biriktirmek gerektiğini bilmekle bunu düzenli yapabilmek arasında mesafe var. Davranış bilimci Wendy De La Rosa, bu mesafeyi kısaltmaya yönelik iki basit öneri sunuyor. Kısa konuşma, birikim hedefini günlük hayatta uygulanabilecek bir karara dönüştürmek isteyenlere hitap ediyor.

3. Sürdürülebilirliği nasıl ölçüyoruz?

Hannah Ritchie — TED, 2023

Ritchie, insanlığın gelişimini çevresel etkileriyle birlikte ele alıyor. Geçmişi bütünüyle temiz, geleceği bütünüyle karanlık görmenin ötesine geçmeye çalışıyor. 2023 tarihli konuşma, sürdürülebilirlik kelimesini kullanırken hangi ölçülere baktığımızı düşünmek için seçkide.

4. Kuralların Olmadığı İslam

Nouman Ali Khan

Bu derste, günümüz Müslümanlarının en büyük ikilemlerinden birine, "kurallar ve prensipler" çatışmasına ayna tutuluyor. İslam'ın ilk 13 yılı olan Mekke döneminde hac, oruç, miras veya helal-haram gibi spesifik kuralların hiçbiri yokken , ilk Müslümanları Allah katında o kadar özel kılan şeyin ne olduğu sorusuna çok çarpıcı bir cevap veriliyor…

5. Yardım etmeden önce dinlemek

Ernesto Sirolli — TED

Sirolli, ekonomik kalkınma çalışmalarındaki tecrübelerinden yola çıkarak dışarıdan götürülen çözümleri sorguluyor. Yardım etmek istediğimiz insanların neye ihtiyaç duyduğunu onlardan dinlemeye ne kadar vakit ayırıyoruz? Bir kurumda, eğitimde veya sosyal çalışmada çözüm üretmeye acele edenlerin izlemesini isterim.

7. Verinin yanında insanı da görmek

Tricia Wang — TED

Tablolar birçok şeyi gösterir; insanların niçin öyle davrandığını anlamak için bazen yanlarına gitmek gerekir. Wang, sayısal verilerle insanların yaşadıklarını birlikte değerlendirmenin önemini anlatıyor. Müşteri anketi, eğitim değerlendirmesi veya çalışan raporu okurken, rakamların gerisindeki hayatı merak etmeyi hatırlatan bir konuşma.

8. Konuştuğumuz dil dikkatimizi nasıl etkiliyor?

Lera Boroditsky — TED

Zamanı, yönleri ve olayları anlatırken kullandığımız dil, nelere dikkat ettiğimizle nasıl ilişki kuruyor? Boroditsky farklı dillerden ve araştırmalardan örnekler getiriyor. Düşüncemizi bütünüyle dilin belirlediği sonucuna varmadan izleyelim. Kullandığımız kelimelerin bir olayı anlatırken neleri öne çıkardığını fark etmek bile başlı başına değerli.

9. Çamaşır makinesinin açtığı zaman

Hans Rosling — TED

Rosling, çocukluğundaki bir çamaşır makinesinden başlayıp ev emeği, enerji ve okumaya ayrılabilen zamana uzanıyor. 2010 tarihli konuşmayı gündelik bir aracın hayatı nasıl değiştirebildiğini görmek için seçtim; konuşmadaki rakamlar bugünü anlatmıyor. Teknolojiyi değerlendirirken kimin hangi yükünü hafiflettiğini sormak ne kadar öğretici.

10. Bir sistem kimi göremiyor?

Joy Buolamwini — TED

Buolamwini, 2016’daki konuşmasında yüzünü algılamayan bir sistemle yaşadığı deneyimden hareket ediyor. Buradan, teknolojiyi geliştiren ve sınayan süreçlerde kimlerin temsil edildiği sorusuna geçiyor. Kendi üzerimizde çalışan bir aracın herkes için aynı şekilde çalıştığını düşünmeden önce izlenebilecek güçlü bir örnek.


Unsplash

Haftanın Teknoloji ve Yapay Zekâ Manşetleri

OpenAI, Sürekli Çalışan Yapay Zeka Ajanı “Dots”u Tanıttı

OpenAI, DevDay 2026'da ChatGPT içinde çalışan yeni kişisel ajan sistemi Dotsu duyurdu. Dots, yalnızca sorulara cevap vermek yerine kullanıcı adına uygulamalar arasında çalışabiliyor, projeleri takip edebiliyor ve uzun süreli görevleri sürdürebiliyor.

Bu gelişme, yapay zekadaki yarışın artık “en iyi chatbot kim?” sorusundan çıkıp “kimin ajanı hayatınızı ve işinizi yönetecek?” sorusuna kaydığını gösteriyor.

OpenAI: Introducing dots

OpenAI DevDay'de 20'den Fazla Yenilik Duyurdu

Dots dışında OpenAI, GPT-6.1 Sol, ekiplerin insanlarla ve AI ajanlarıyla birlikte çalışabileceği ChatGPT Space, yeni API'ler ve Codex geliştirmeleri dahil 20'den fazla yenilik açıkladı.

Genel yönelim açık: OpenAI, ChatGPT'yi bir sohbet aracından çıkarıp doğrudan işletim katmanına dönüştürmeye çalışıyor.

OpenAI DevDay 2026 özeti

Google, Gemini 4 Argon'u Tanıttı

Google DeepMind yeni amiral gemisi modeli Gemini 4 Argonu duyurdu. Model; yazılım geliştirme, finansal araştırma, hukuk ve siber güvenlik gibi uzun ve karmaşık profesyonel görevler için geliştirildi.

Gemini 4 Argon ayrıca 1 milyon token bağlam kapasitesine sahip. Google, modelin özellikle siber güvenlik yetenekleri nedeniyle dağıtımını kontrollü biçimde yapıyor ve ilk aşamada güvenilir savunma ekiplerine açıyor.

Google: Gemini 4 Argon

Nvidia, Kontrolden Çıkan Yapay Zeka Ajanları İçin Güvenlik Sistemi Kurdu

Nvidia, otonom AI ajanlarının izin verilen alanların dışına çıkmasını önlemek amacıyla Open Agent Safety Platformadlı yeni bir güvenlik mimarisi tanıttı.

Sistem, AI ajanını yalnızca yazılım seviyesinde değil, ayrı donanım üzerinden de izleyerek sınır ihlali halinde ajanı milisaniyeler içinde karantinaya almayı hedefliyor. Anthropic, Microsoft, Oracle ve SpaceX gibi şirketler girişimi destekliyor.

Nvidia'nın yeni AI ajan güvenlik sistemi

Yapay Zeka Güvenliği Tartışması Yeniden Büyüyor

ABD'deki büyük AI şirketleri; OpenAI, Anthropic, Google, Meta, Nvidia ve xAI'nin de yer aldığı gönüllü bir güvenlik mutabakatına katıldı. Şirketler iç denetim, bağımsız değerlendirme ve yönetim kurulu seviyesinde gözetim gibi önlemler konusunda taahhütte bulundu.

Ancak anlaşmanın bağlayıcı bir yaptırımı bulunmuyor. Bu nedenle tartışmanın merkezinde artık şu soru var: Dünyanın en güçlü teknolojisini geliştiren şirketlerin kendi kendilerini denetlemesi yeterli mi?

Reuters: AI şirketlerinin yeni güvenlik anlaşması

Anthropic, 10 Bin Yapay Zeka Mühendisi Yetiştirmek İçin 100 Milyon Dolar Ayırdı

Anthropic, şirketlerde yapay zeka sistemlerini gerçek iş süreçlerine entegre edecek mühendisler yetiştirmek amacıyla Claude Frontier Academy programını başlattı.

Şirket 2027 sonuna kadar 10 bin “Frontier Deployed Engineer” yetiştirmeyi ve bunun için 100 milyon dolar yatırım yapmayı planlıyor. İlk gruplarda McKinsey, Deloitte, Bain, Morgan Stanley ve Novo Nordisk gibi kurumlar bulunuyor.

Anthropic: Claude Frontier Academy

Barclays, Claude'u 16 Bin Çalışana Kadar Yaygınlaştırıyor

İngiliz bankacılık devi Barclays, Anthropic'in Claude modellerini yazılım geliştirme, müşteri hizmetleri ve operasyon süreçlerinde daha geniş ölçekte kullanmaya başladı.

Bankanın hedeflerinden biri, yıl sonuna kadar geliştiricilerinin yaklaşık yarısının Claude Code kullanması. Bu örnek, yapay zekanın kurumsal dünyada artık pilot projelerden çıkıp temel iş altyapısına girmeye başladığını gösteriyor.

Nvidia'dan Tarihi 150 Milyar Dolarlık Hisse Geri Alım Programı

Nvidia, 150 milyar dolarlık yeni hisse geri alım programı açıkladı. Bu, şirket tarihinin en büyük geri alım programı.

Karar, AI çip pazarında rekabetin artmasına rağmen Nvidia yönetiminin yapay zeka altyapısına yönelik uzun vadeli talebe hâlâ son derece güçlü şekilde inandığını gösteriyor.

Reuters: Nvidia'nın 150 milyar dolarlık geri alım planı

Yapay Zeka Yarışı Artık Dev Bir Borç ve Altyapı Yarışına Dönüşüyor

AI şirketlerinin ve büyük teknoloji gruplarının veri merkezi, çip ve enerji yatırımları giderek daha fazla sermaye gerektiriyor. Reuters'a göre büyük teknoloji şirketlerinin bu yıl yaptığı tahvil ihraçları 220 milyar dolar seviyesine ulaştı.

Dolayısıyla yapay zeka yarışında yalnızca model kalitesi değil; enerji, veri merkezi, çip, borçlanma kapasitesi ve sermaye maliyeti de belirleyici hale geliyor.

Yeni nesil AI ajanları artık seyahat rezervasyonu yapmak, mesajlara cevap vermek, dosyalarda çalışmak ve çeşitli internet işlemlerini kullanıcı adına gerçekleştirmek üzere tasarlanıyor.

Fakat bunun karşılığında ajanların e-posta, takvim, belgeler, ödeme sistemleri ve diğer kişisel verilere giderek daha geniş erişim istemesi gerekiyor. Bundan sonraki büyük mücadele yalnızca “AI ne kadar zeki?” değil, “AI'ya hayatımızın ne kadarını teslim edeceğiz?” sorusu etrafında şekillenecek.


Benimle çalışmak isterseniz

Mentorluk Desteği →

Zaman Yönetimi Eğitimi ve Hayat Sistemi →

Şirketler İçin Yönetim Danışmanlığı →

RAP Bülteni'ni desteklemek isterseniz,

Bültenin devamlılığına ücretli abone olarak, sponsor olarak veya doğrudan destek vererek katkıda bulunabilirsiniz.

Bir başka güzel destek yolu da bülteni faydalanacağını düşündüğünüz üç arkadaşınızla paylaşmak.

Bültene Abone Ol / Destek Ol →

Tüm Bültenleri Görüntüle →

Gelecek bültende görüşmek üzere.

Sonraki
Sonraki

SUS