Savaşın Yeni Formatı: Kendini Yönet

Bu Hafta Bültende Neler Var?

  • Savaşın Yeni Formatı: Kendini Yönet

  • Mülk İçin Ruhunu Rehin Veren Çağ

  • Paranın Sahibi Olmak Yetmez, Akışın Sahibi Olmak Gerek

  • “Meğer gerçekten de ne yiyorsan o oluyormuşsun!”

  • Ezik Psikolojisi: İçimizdeki Buzağı

  • Bankalar ve Para

  • Haftanın Videoları (16 Video)

  • Haftanın Makaleleri (12 makale)

  • Teknoloji Ve Yapay Zeka Gelişmeleri

  • Öne Çıkan Yapay Zeka Araçları

Üçüncü Dünya Savaşı ilgili farklı tonlarda birkaç makale yazdığımız için, konunun bugün farklı bir vechesine değineceğiz.

Savaşa çoğu zaman bir takvim kehaneti olarak değil; bir iklim tespiti olarakta bakmakta fayda var. Çünkü haber akışları artık tek bir cepheye değil, aynı anda birkaç fay hattına vuruyor.

Misal;

Filistin’de katliam devam ederken,

Ukrayna’da savaş sürüyor; enerji altyapısı hedef oluyor ve kışın ortasında ülke hayatı doğrudan baskılanıyor,

Çin–Tayvan çevresinde “abluka simülasyonu” diye okunan tatbikatlar konuşuluyor,

Japonya hazırlık yapıyor,

Ortadoğu dosyası kapanmıyor,

Doğu Asya denizinde egemenlik ve kaynak düğümü büyüyor,

Hindistan–Pakistan hattında gerginlikler artarak devam ediyor.

vs.

Tek tek bakınca bunlar “bölgesel” görünüyor.

Birlikte bakınca ise tek bir şey söylüyor: dünya, aynı anda birkaç yerde geriliyor ve bu gerilim uzun süreli bir rejime dönüşme riski taşıyor.

Hazretinde dediği gibi, böyle giderse ne Rusya ne ABD ne Çin ne de diğerleri kalacak.

Zaten kıyamet kopmaz ise, kadersel döngünün değişmesi için başka bir seçenek kalmadı. (Allahın mucizeleri çeşit çeşit. O ayrı bir nokta.)

Evet, hali hazırdaki tabloya “savaş” denmeyebilir. Ama hayat yine de savaşın bazı sonuçlarını yaşamaya başlar: belirsizlik uzar, risk primi yükselir, tedarik ve enerji daha kırılgan hissedilir; toplumda sinir uçları gerilir, geriliyor.

Büyük savaş hemen çıkmasa bile, büyük gerilim uzun sürerse, hayat zaten “savaş ekonomisi”nin bazı parçalarını yaşamaya başlar. Bugün için savaş öncesi “büyük gerilim” dönemi yaşıyoruz. Büyük gerilim, büyük savaş kadar yıkıcı olmayabilir; ama uzun sürerse hayatı içerden birçok çıkmaza sürükler. (2030 meselesini hatırlayabilirsiniz)

Çünkü yeni çağın çatışma formatı tek cepheli değil: çoklu cephe üzerinden ilerliyor. Klasik savaş anlatısı “iki ordu veya birkaç cephe” idi. Yeni format daha parçalı ve daha sinsi: açık çatışmanın yanında operasyonlar, siber baskı, propaganda, yaptırım, vekil aktörler, deniz hattı tehdidi, enerji altyapısına saldırı…

Savaş şuan için küresel olarak mermiyle değil; Elektrikle, veriyle, sigortayla, deniz hattıyla, ticaretle, zihinle vs. yürütülüyor. Bu yüzden insanlar savaşın “yaklaştığını” değil; savaşın hayata sızdığını hissetmesi gerekiyor. Bu farkındalık önem arz ediyor. Şu an bir savaş var ama bu içten ilerleyerek yaşamları, ruhları parçalıyor.

Ekonomi-hayat bağlantısı da burada başlıyor.

Unutmamak lazım ki; “Belirsizlik” soyut bir kelime gibi durur ama değildir. Belirsizlik, piyasada risk primi, hayatta ise stres primi üretir.

Jeopolitik gerilim arttığında şirketler yatırım yerine beklemeyi seçebilir; sigorta ve lojistik maliyetleri artabilir; tedarik zincirleri daha kırılgan görünür. Bu kırılganlık zamanla markette görünmeye başlar ve iş güvenliği kaygısı, sözleşmelerin sertleşmesi, finansal koşullarının sıkılaşması, “her şeyin her an değişebileceği” duygusu vs. diye devam eder.

Bu çağın yıpratıcı tarafı krizin bir anda çökmesi değil; damla damla sızmasıdır. Belirsizlik uzadıkça hayat pahalanır; pahalanma sadece fiyat değildir, karar yorgunluğu ve sürekli tetikte olma hâlidir. Bu maneviyatada etki edebilir.

Burada hafif komplo-vari bir okuma yapmakta mümkün. Evet, “çıplak güç siyaseti”nin geri dönüşünü romantize etmeden görmek de gerekiyor. Ben bunu kesin hüküm diye değil; mevcut akışın ürettiği ihtimaller üzerinden söylüyorum.

Birinci senaryo: Gri alan savaşları büyüyor.

Açık savaş yerine operasyonlar,

siber baskı,

yaptırım,

propaganda ve vekil aktörler üzerinden rakipler yıpratılıyor.

Bu format, “barış var” hissi üretirken gerilimi canlı tutuyor.

İkinci senaryo:

Enerji + çip + deniz hattı yeni üçlüye dönüşür.

Ukrayna’da enerji altyapısı savaşın kalbi;

Tayvan hattında teknoloji ve çip tedariki güvenliğin parçası;

Kızıldeniz ve benzeri deniz hatlarında ticari akışın hedef olması ise hayat damarının ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan, siyerin bahsettiği, fitnelerin “karanlık gecenin parçaları” gibi geleceğini anlatan rivayet, çağımızın hız–belirsizlik–değer kayması üçlüsünü iyi açıklar: sabah başka, akşam başka iklim; insan netlik ararken kolayca manipülasyona düşebilir.

“Savaş hiledir” sözü, düşman için bugün sadece cephe taktiği değil; propaganda, dezenformasyon, psikolojik harp ve sahte netlik üretmenin özetidir. Bu çağın en pahalı hatası aldanmaktır. Fitne anında ateşi büyütmeme çizgisi ise tahrik ekonomisine karşı bir frendir: insanı acele karardan, sürüklenmekten ve öfke üretip tüketmekten korur.

Fırat’ın altını etrafında insanların birbirini kıracağı rivayetini ise günümüze birebir yamamak için değil, şu ders için okumalı: kaynak ve servet etrafında toplu akıl kaybı mümkündür; insanlar “kazanacağım” diye gözünü karartır. Çağın kaynakları değişir; insanın zaafı değişmeyebilir. Bu işaretlerden yola çıkarak: ‘fitne çağında asıl imtihan insanın aklı, dili, ahlakı ve sükûnetidir.’ demek mümkündür.

Peki sonuç ne?

“3. Dünya Savaşı” söylemi ile birçok şey diyebiliriz. Ama daha gerçekçi cümle şu olabilir: Dünya, uzun bir süredir belirsizlik rejimine girmiş durumda. Bu rejimde çatışmalar eş zamanlı akıyor; toplumlar sürekli alarmda yaşamaya başladı; ekonomi risk primiyle sertleşiyor; hayat yorgunluk ve pahalılık olarak bunu ödemek zorunda kalıyor, kalacak. Büyük savaşı kimse istemez. Ama artık kaçınılmaz hale geldi. Ve bu büyük gerilim uzun sürerse insanlar zaten savaşın bazı sonuçlarını yaşamaya başlayacaktır.

Bu çağda asıl soru ise “dünya nereye gidiyor?” değil, şudur:

“Ben nasıl sağlam kalacağım?”

Evet, jeopolitiği kontrol edemezsiniz; ama aklı, bütçeyi ve ahlaki çizgiyi güçlendirebiliriz. Bugün yapılacak üç küçük hamle bunu sağlar.

Birincisi, bilgi diyetidir: günde tek bir zaman dilimi belirleyip kriz/savaş akışını o pencereye sıkıştırmak; onun dışında aklı korumak. Mümkünse hiç bulaşmamak. Bu noktada Üstadın uygulaması bir rehber olabilir.

Nasıl ki o meseleyi iç daire- dış daire noktasından ele alarak 2. dünya savaşı ile ilgilenmedi ve hadiseyi büyütüp kalbi esir etmedi ve vazifeyi büyütüp kalbi serbest bırakma işaretini uyguladı. Aynen öyle de şunu demek mümkün; Üstadın çizgisinde bu, “bilgiden kaçmak” değil; bilgiyi yerine koyup sınırlandırmak demektir: Günde bir kez, kısa ve soğukkanlı bir “durum okuması” yapılır; sonra kapı kapanır—zihin, öfke ve korku üreten akıştan çekilir; insan kendi dairesine döner: işini sağlam yapar, ailesinin huzurunu korur, ibadet/dua ve tefekkürle kalbi tahkim eder, faydalı okuma ile aklı besler; tartışma ve tahrik ekonomisine girmeden “sükûnet + sorumluluk” hattını seçer. Böylece savaş konuşulsa da, siz içeride savaşın istediği şeyi—dağınık zihin, yorgun kalp—ona teslim etmemiş olursunuz. (Güncel siyaset ile ilgilenip terakki eden 5 gibi tanımadığım gibi, huzurlu 24 saat geçiren 5 kişide bugüne kadar tanımadım.)

İkincisi, belirsizlik tamponudur: Az da olsa erişilebilir bir tampon kalemi açmak; çünkü belirsizliğin panzehiri tahmin değil dayanıklılıktır.

Üçüncüsü, fitne protokolüdür:

Panikle karar almama,

bilgiyi doğrulama,

israfı kesme,

bireysel ya da aile içinde sükûnet,

düzenli küçük infak gibi maddeleri bir metod olarak uygulamak.

Evet, dünyayı değiştirmek zor ama kendimizi ve evimizin içindeki iklimi değiştirmek mümkün.

Bu dönemde en büyük kazanç, bilgiyle büyüyen korku değil; bilgi, amel ve sorumlulukla büyüyen sükûnettir.

Son olarak şunu da eklemek istiyorum;

Birçok maddi- manevi işareti dikkate alarak bir tesbit daha yapmak mümkün;

Bu dönemde helal iş yapan (kapitalist düzenin aparatlarından uzak kalan, sisteme destek vermeyen, fetvalar uydurup sistemin oyuncağı olmayan),

irşad tebliğe günlük olarak devam eden,

fitneden uzak kalan,

ve zikrini aksatmayan kalp sahiplerinin… büyük buhranı-kaosu ve savaşı en az hasarla, hatta çok büyük kazançlarla geçireceği ümidindeydim.

İnşallah o ehillerden olmayı Rahman her birerimize nasip eder.

ZAMAN YÖNETİM EĞİTİMİ

Mülk İçin Ruhunu Rehin Veren Çağ

Modern iktisat insanı çoğu zaman “faydasını maksimize eden varlık” gibi okur: daha çok haz, daha çok güvence, daha çok sahiplik…Tefsir ve siyer’den sonra en çok okunmasını tavsiye ettiğim Cengiz Kallek’in Sosyal Servet kitabından aldığımız bu önemli bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yazar, Hz. Âdem kıssası ve İsrailoğulları tecrübesi üzerinden şunu hatırlatıyor: fayda her zaman saadet üretmez; bazı “kârlı” tercihler insanı içeriden iflasa sürükleyebilir. Metin, marjinal fayda ve fırsat maliyeti gibi kavramları sadece para üzerinden değil; helal/haram sınırı, israf yasağı ve Allah’ın rızası gibi manevi ölçülerle birlikte düşünmeye çağırıyor. Bugünün tüketim çağında “yasak meyve” çoğu zaman bir ürün değil; mülk saplantısı, kontrol ihtirası ve bitmeyen tatmin arayışı olarak karşımıza çıkıyor.

…"Şeytan ikilinin edep yerlerinden gizleneni kendilerine göstermek için çifte vesvese verdi ve dedi ki: 'Rabbiniz sizi bu ağaçtan menetmesi iki melek [melik] olmayasınız veya kalıcılardan olmayasınız21 diyedir: 'Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim; diye de ikisine yemin etti. Böylece onları alda­ tarak yanılttı. Ağaçtan tattıklarında ikilinin edep yerleri kendilerine göründü. Cennet yapraklarından Üzerlerine örtmeye koyuldular. Rableri onlara 'Ben ikinizi o ağaçtan menetmedim mi ve şeytanın size açık bir düşman olduğunu söylemedim mi?!' diye seslendi:' (el-A'raf, 7:20-22).

'Melek olmalarının önlen­mek istenmesinden maksat fiziken meleklerin güzellik, latiflik, güçlülük ve sey­yalliğine atıf olabilir. Çünkü daha henüz meleklerin kendisine boyun eğdikleri varlık niçin melekliğe özenerek şeytana kansın? Nurani varlıklar olduğu bili­ nen meleklerin üstün fiziki vasıflarına Kur'an'daki çeşitli ayetlerde atıfta bulu­ nulmaktadır.

Daha önce kendi özü ateş ile rakibinin mayası çamuru kıyaslayan şeytan şimdi çamur ile nuru mukayese ederek maddeci rasyonalizmini Adem' e de bulaştırmaya çalışıyor, onu meleklerin fiziki üstünlüğüne özendiriyordu. Ayrıca " kalıcılardan [veya ölümsüzlerden] olmayasınız diye" derken yine nisbi olarak bayağı kalan fani dünyaya inmek yerine üstün nimetlerle donatılmış Cennet'te ebedi yaşamaya (yahut ölümlü hayat yerine ölümsüzlüğe) teşvik ediyordu. Yani onun maddeye yönelik şehvet damarını kabartıyordu.

Meseleye farklı bir boyut kazandırması açısından şu nokta da önemlidir: İbn Abbas kıraatinde 'melek' kelimesi 'melik' şeklindedir. Bu kıraat Taha suresinin 120. ayetinin muhtevasına daha uygun düşmektedir: "Ama şeytan ona vesvese verip, 'Hey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmeyecek bir mülkü (mulk la yebla) bildireyim mi?' dedi

Buna göre şeytan onu yeryü­zünde halifelik yerine başına buyruk, yasak tanımaz melikliğe özendirmiş demektir ki bu durumda da maddeci yaklaşım söz konusudur. Neticede Cen­net'teki bütün nimetlerden bol bol tüketmek kendisine mubah kılındığı halde, Adem, vahyin yönlendirdiği kalbi denetimden sıyrılmış, yasak olan biricik ağaçtan tatmıştı.

Herhalde bu olay rasyonalistler yahut faydacılar tarafından şu şekilde açıklanacaktır: Adem rasyonel davranıp o ağaçtan tüketmek sure­ tiyle fiziki nfıtanilik (ya da meliklik) ve kıyas götürmez ebedi Cennet nimetle­ rine (veya ölümsüzlüğe) ulaşarak maddi marjinal faydayı maksimize etmeye çalışmıştır. Halbuki yasak meyveden yiyerek maddi tatminini maksimize etmeye çalışan Adem sonuçta mutlak tatminsizliği tatmıştı.

Yasakları çiğneme pahasına ulaşılmaya çalışılacak maddi bireysel tatminin insanlığa da fayda getirmeyeceğini öğrenmişti. Ne yazık ki faydacılık teorisyenleri ve taraftarları, Adem'e tatminsizlik getiren ferdi faydacılığın insanlığa tatmin sağlamasını mümkün görebilmektedirler!? Hedonistler'in bu olaya dair yorumu ise muhte­ melen şöyle olacaktır: Adem için Cennet'te ebedilik (yahut ölümsüzlük) fikri/ hayali ile meleklik (meliklik) vasfı kazanma hevesinin verdiği haz mevcut diğer Cennet nimetlerininkine baskın çıkmıştır. Ama bu örnekte hazcılık da saadet getirmemiştir.

Belki yasak meyveden tatmak, yani yiyerek (tüketerek) ona sahip olmak mülk duygusunun tezahürüdür. Çağdaş tüketim de, aşırı üretim toplumunun başlıca sahip olma biçimi gibidir. Tüketici tükettiği şeyin artık elinden alın­ması korkusunu taşımaz.

Ama tüketim mallarının verdiği tatmin tüketildikleri andan itibaren sona erdiği için, tüketici, her biri tatminsizlikle noktalanan yeni yeni tatminler peşinde koşarak nihayet kendisini tüketmektedir.

Adem' in tecrübesinden anlaşıldığı üzere Müslümanlar için, fırsat bedeli (opportunity cost) kavramı salt maddi düzlemde ele alınamaz. Başka bir deyiş­ le her Müslüman vereceği iktisadi kararlarda daima manevi alternatif maliyeti, yani Cennet nimetlerini ve daha önemlisi Allah'ın rızasını kaybetme ihtimali­ni de hesaba katmak zorundadır.

Geleceğe yönelik yatırım alternatiflerinden muhtemel getirisi en yüksek olanı seçmeye çalışması doğal karşılanabilir, ancak onun uğrunda yasak meyveyi yemesi, yani Allah'ın koyduğu -kul hak­ kının gasbı gibi- haramları çiğneyerek ebedi nimetleri kaybetmesi pahasına değil. Bu bağlamda israf yasağının da faydanın maksimizasyonuna bir başka sınır oluşturduğu belirtilmelidir: ''. .. Yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez;' {el-A'raf, 7:31). (İnsanın mülkün kendisini ölümsüzleştireceğine dair saplantısını vurgulaması açı­ sından şu ayete de işaret edilmelidir: "Arkadan çekiştiren alaycı herkesin vay haline! Ki o, mal toplayıp da onu [habire] sayar. Malının kendini kalıcılaştıracağını sanar," (el-Hümeze, 104:1-3).)

"Ağaçtan tattıklarında ikilinin edep yerleri kendilerine göründü:' Riva­yetlere göre Cennet'e girdiklerinde üzerlerinde bulunan nurdan elbiselerin {bk. el-A'raf, 7:27) sıyrılarak şehvetin temsilcisi avret yerlerinin açılması şehvetlerini dizginleyemeyip sınırı aştıklarını simgeliyor olmalıdır. Çünkü soyun devamını sağlayan cinsel iktidar ve cazibenin korunabilmesi için belli miktar tüketim gerektiği gibi eşler ve neslin nafakası için de temel ihtiyaç madde­ lerinin temini kaçınılmazdır. Şehvet bunları gerçekleştiren doğal dürtüdür. "Kadınlar, oğullar, kantar kantar altın-gümüş, nişanlı atlar, develer, ekinler gibi tatmin kaynaklarının sevgisi (hubbu'ş-şehevat) insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatın[ın] nimetleridir (meta'u'l-hayati'd-dunya), oysa gidile­cek yerin güzeli (husnu'l-meab) Allah katındadır;' {Al-i İmran, 3: 14 ).

Şehvet ve onun tatmini mutlak anlamda kötü sayılmamalıdır. Aksi takdirde bu duygu­ nun tatmini için Adem'e tek bir istisna hariç sınırsız Cennet nimetleri bahşe­ dilmezdi. Şehvet, ancak tatmini uğruna çiğnenen yasaklar oranında kötüdür. Ne var ki onun uğrunda yasak çiğneyen insan Allah yerine şehvete teslim olmuş demektir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki dünyaya hükümran olma şehveti içinde yanıp tutuşan şeytan tarafından aynı doğrultudaki telkinlerle iğva edilene kadar Adem ve Havva yasak meyveden tatmayı denememişti. Çünkü her ikisi de temiz fıtrat üzere ve şehvetlerini dizginleyebilecek güçte yaratılmışlardı.

Bu noktada bir başka aşırılığa değinilmesi de faydalı olacaktır: "Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram etmeyin; aşırı da git­ meyin. Çünkü Allah aşırıları sevmez," {el-Maide, 5:87). Yasakların çiğnenmesi gibi 'yasakçılık; yani dinin özünde olmayan yeni yeni yasaklar icat ederek dünyayı zindana çevirmek de yanlıştır. İslam denge dinidir.

Bu arada bir başka tecrübeye geçiş yapılmasında yarar vardır. Yüce Yara­ tıcı İsrailoğulları'na, babaları Adem'e yaptığı hitabın benzerini yapıyordu: "Şu şehre girin, orada dilediğinizden bol bol yiyin (kulu minha haysu şi'tum ragada); secde ederek kapısından girin, 'bağışla' deyin, Biz de hatalarınızı bağışlarız, ihsan sahiplerine daha da arttırırız;' buyurmuştuk (el-Bakara, 2:58) .

Burada yasak yok fakat bir şart vardı: Secde ederek o şehre kapısından girmek ve 'bağışla'nma dilemek. Böyle yaparlarsa nimetlerin arttırılacağı vadedili­ yordu. "Ama zulmedenler, kendilerine söylenen sözü başkası ile değiştirdiler. Bunun üzerine Biz de, zulmedenlere, yoldan çıkmalarından dolayı gökten azap indirdik;' {el-Bakara, 2:59). Tarih tekerrür ediyor ve şart çiğneniyordu. Böylece babalarının tecrübesinde olduğu gibi yasağın hiçe sayılmasının sade­ce Cennet'ten uzaklaştıracağını öğrenmekle kalmıyor, Cehennemi azabın da tadına baktırılarak uyarılıyorlardı.

Çünkü İsrailoğulları ilahi emre inatla karşı geliyorlardı. Tefsirlere göre emredildikleri gibi 'bağışla' anlamına gelen 'hıtta' kelimesi yerine 'buğday' anlamına gelen 'hınta' kelimesini tekrarlamaya baş­ lamışlardı. Fikirleri ile zikirleri uyuşmaktadır; kendilerine verilen nimetlere şükretmedikleri için bağışlanma dilemek yerine akıllarını buğdayla bozarak küfran-ı nimette bulunmuşlardı. Sonraki ayetler bu tefsiri destekleyici mahi­ yettedir.

"Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabbine yalvar.

Bize, yerin bitirdiği bakliyat, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin;' demiştiniz de, 'Hayırlı olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin, şüphesiz orada istediğiniz vardır; demişti. Onlar yoksulluk ve düşkünlüğe maruz bırakıldılar, Allah'ın gazabına uğradılar ... ;' {el-Bakara, 2:61). İşte yine faydacılık temelli maddi dürtü. Kendilerine, günübirlik ihti­ yaçlarını karşılamaya yetecek miktarda kudret helvası ve yelve sürekli olarak sunuluyordu. "Bulutla sizi gölgelendirdik, kudret helvası ve yelve indirdik, 'Verdiğimiz rızıkların güzel olanlarından yiyin; dedik ... ;' {el-Bakara, 2:57; el-A'raf, 7: 160; Taha, 20:80). Fakat muhtemelen hep aynı nimetler onları bık­ tırmıştı. Faydacı yaklaşımla açıklanacak olursa, bu zevat için bakliyat, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan gibi zerzevatın marjinal faydası çok daha yüksekti.

Ama faydacılık onlara sadece hüsran getirmişti. Hedonist söylemle, söz konusu zerzevatın hayali bile onlara haz veriyordu. Ne var ki hazcılığın pençesine düşen bu insanlar, maddi tatminin maksimizasyonunu manevi alemdeki tatminsizlik pahasına gerçekleştirmeye çalışacak kadar ileri gitmiş­ lerdi. Hedonist dünya görüşü de onların durumuna uyarlandığında mutluluk­ la sonuçlanmıyordu.

Vahiy, onların nazarında marjinal faydası çok yüksek gibi gorunen zerzevatın, hayırlı nimetlerden daha düşük (edna) olduğunu söylemektedir. (Belki bu günübirlik nimetleri stoklayabilme dürtüsünü tatmin edemedikleri için sızlanıyorlardı.

Çünkü rivayetlere göre Tih Sahrası'nda kırk sene boyunca sabahları her ferdin ihtiyacını karşılamaya yetecek miktarda indirilen rızkın fazlası tekrar göğe kaldırılıyordu. Sadece Cumartesi'nin nasibi de Cuma gününden veriliyordu. Ama onlar, yelveyi stoklamaya yeltenmişler, ancak daha ertesi gün kokuşmuştu; Zebidi, Zeynuddin Ahmed b. Ahmed, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ( trc.)

İçinde göçebe hayan yaşadıkları çöl ve o yaşam tarzına uygun olarak gökten inen yiyecekler toprak mülkiyetine ve Firavun ülkesinde ulaştıkları medeniye­tin (!) tesisine izin vermiyordu. "Bulutla sizi gölgelendirdik ' ifadesi sığınma ihtiyacını karşılayan meskenlere gerek duymadıklarını bildiriyor olmalıdır. Aslında 'yerin bitirdikleri' kavramı verimli topraklan ve onların mülkiyetini, dolayısıyla da yerleşik hayatı, yani medeniyeti simgeliyordu. İşte beklentileri gerçekleşmiş; 'bir şehre inmelerine' ruhsat verilmişti.

"Onlar yoksulluk ve düşkünlüğe maruz bırakıldılar, Allah'ın gazabına uğra­dılar''. Bu ayetlerin Tevrat'taki benzerlerine çağdaş Yahudi psikoterapist Erich Fromm'un getirdiği yorum gayet ilginçtir: Kudret helvasını saklama imkanı yokken hububat türünden yiyecekler stoklanabilirler ve sahiplerine güç kazan­dırırlar. İnsanların tarım ve hayvancılıkla geçindiği devirlerde herkes, temel ihtiyaç maddelerine sahipti ve daha fazlasını elde etme ihtirasları yoktu.

Özel mülkiyet kapital ve güç kaynağı olarak kullanılmıyordu. İşte İsrailoğullarının söz konusu hikayesi o devre has anlayışın simgesel anlatımıdır. Meta ve yiye­cekler çoğalınca bunlara sahip olan sınıf tahakküm ettiği diğerlerini ancak temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde çalıştırmaya başladı. Ataerkil devle­tin zaferini simgeleyen bu sömürünün asıl kurbanları köleler, işçiler ve kadın­lar oldu. Fromm' a göre insanın kendi çıkarları uğruna başkalarını kullanması Neolitik toplumlarda bilinmeyen inceltilmiş bir yamyamlıktan ibarettir.

İsrailoğulları'nın mülkiyetçilik, istifçilik ve faydacılık temelli ekonomik davranışlarının benzeri ibadete tahsis edilen Cumartesi gününe ilişkin tutum­ larında sergilenmektedir.

"Muhakkak içinizden Cumartesi günü azgınlık edenleri biliyorsunuz. İşte onlara 'maskara maymunlar olun; buyurduk ve bunu çağdaşları ile sonradan geleceklere ibret verici bir ceza, sakınanlara ise öğüt olsun diye yaptık;' (el-Bakara, 2:65-66); ''. .. Onlara 'kapıdan secde ederek girin; dedik ve 'Cumartesiler'i azıtmayın; buyurduk da kendilerinden sağlam bir söz aldık;' (en-Nisa, 4:154); "Onlara, Cumartesi günü azgınlık eden deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor. Hani Cumartesiler'i balıklar akın ediyor, diğer günlerde gelmiyordu. İşte Biz, onları, yoldan çıkmaları yüzünden böyle­ ce deniyorduk;' (el-A'r3.f, 7:163).28 Tefsirlere göre Allah, İsrailoğulları'na Cuma gününü ibadete ayırmalarını emretmiş ancak onlar, inançlarına göre, Yaratı­ cı'larının evreni yarattıktan sonra dinlenmiş (!) olduğu Cumartesi üzerinde diretmişlerdi. İstekleri onaylanmakla birlikte kendi tercihlerine sadakatları denenmek üzere özellikle o gün balıklar sahile sevk edilmişti. Mülkiyetçilik ve istifçilik güdülerine yenilerek içine balıkların girmesi için göletler kazmışlar­ dı. Böylece Cumartesi günü göletlere giren balıkları Pazar günü avlıyorlardı. Tabiri caizse faydacı ekonomik dürtülere kapılıp kutsal güne saygısızlık veya sözlerine itaatsizlik ettikleri için lanetlenmişlerdi.29 Halbuki yasakları çiğne­yerek sahip olmak 'hilafet'in değil 'mülk'ün, yani mülkiyetçiliğin temelidir.

Bir başka ayette İsrailoğulları'nın mülkiyetçilik duygularının şiddeti şu sözlerle ifade edilmektedir: "Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın ileri gelenleri­ni görmedin mi? Peygamberlerinden birine, 'Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım; demişlerdi... Peygamberleri onlara 'Al ah size Tfillıt'u melik olarak gönderdi; deyince 'Biz mülke ondan daha layık iken ve ona malca bolluk verilmemişken meliklik ona mı kalmış!?' dediler ... ;' {el-Bakara, 2:246- 47). İddialarını inkar sadedindeki şu ayet tasviri tamamlamaktadır: "Onların hükümranlıktan bir nasibi mi var yoksa?! İnsanlara bir çekirdek bile vermezler öyle olsa. Allah'ın bol bol nimetlendirdiği kimseleri mi çekemiyorlar yoksa?!..:' (en-Nisa, 4:53-54). Aynca burada hem egoizme hem de mukayeseli faydaya (comperative utility) işaret vardu.

Fromm'a göre fert, kanaat getirebileceği hayat standardını daha yükseği ile karşılaştırınca yeterli görmemekte ve aynı şeylere sahip olmak için (yahut olamadığından) kıskançlık duygusu içinde kıv­ ranmaya başlamaktadır. Bu aşamada sahip olma dürtüsü bölüşme duygusuna baskın çıkar ve gerçekleştikçe de kişiye haz verir. Ne var ki egoist mülkiyetçiliği varlığının gayesi edinen kişi iyice harisleşerek rakiplerine karşı kıskançlık ve hatta düşmanlık beslemeye başlar.

…İhtirasına sınır koyamayan bencil mülkiyetçi gerçek mutluluğu asla tadamayacaktır. Kendi mülkünü kıskandıklarını düşündüğü alt sınıf mensuplarından daima korkacaktır. Kurtuluşu, aynı ekonomik güce sahip olanlarla dayanışma içine girerek daha güçlü ve daha güçsüzlere karşı çıkmakta arayacaktır. İşte önce sınıfların oluşumuna katkıda bulunup sonra sınıflararası çatışmalara yol açan psikolojik bozukluk. Sanayi çağının doğuşu ile birlikte, toplumsal mutluluğu otomatik olarak gerçekleştireceği ileri sürülen egoizm ne yazık ki sosyal kargaşaya yol açmaktadır.

Ademoğlu'nun bir vadi dolusu altını olsa ikincisini ve sonra üçüncü­ sünü isteyeceğini, onun gözünü ancak kara toprağın doyuracağını bildiren hadis, Adem'in tecrübesi çerçevesinde düşünüldüğünde, bu psikolojiyi çok güzel yansıtmaktadır.

Halinden memnun olmayanlara kendilerini daha kötü şartlara katlananlarla kıyaslayarak şükretmelerinin öğütlenmesi, moder­nistlerin iddialarının aksine, kadercilik şemsiyesi altında sömürü düzeninin meşruiyetini sağlamaya yönelik bir statükoculuğa değil, bencil mülkiyetçilik, istifçilik ve faydacılık psikozundan kaynaklanan sınıf çatışmalarını önlemeye matuftur. Müslüman fert, insan için yaratılan nimetlerden meşruiyet zemi­ ni dairesinde nasiplenmek üzere azami gayret harcamaya teşvik edilmiştir.

İnsanla şeytanın birbirine düşman olarak yeryüzüne indirilmesi, tüm güçleri şerre karşı seferber edip hayra doğru koşacak canlı, hareketli, değişken bir bireysel ve toplumsal yapıyı beraberinde getirecektir. Müslüman için 'statüko­ culuk' ancak toplumsal ahsenu takvim mertebesine ulaşıldığında söz konusu olabilecek soyut, kuramsal bir kavramdır.’’


Podcast: Yaz and feras podcast

Paranın Sahibi Olmak Yetmez, Akışın Sahibi Olmak Gerek

Video’da bir cümle var; komedi gibi duruyor ama itiraf gibi:

“Dünyayı ele geçirmek istemem… sadece hayatı o kadar kolaylaştırırım ki siz kontrolü gönüllü devredersiniz.”

Bu cümleyi yapay zekâ diye okuyunca konu teknolojiye sıkışıyor. Oysa bu bir teknoloji meselesi değil; bir iktidar tekniği. Ve yeni değil. Bugünkü kapitalist düzenin baronları yıllardır aynı şeyi yapıyor: Zorla almıyorlar. “Hizmet” diye sunuyorlar. İnsan da onu zulüm değil, konfor zannediyor.

Modern dünyada “ele geçirmek” tankla yapılmıyor. Ele geçirmek, insanın dikkatini ve karar kasını yöneterek yapılıyor. Üstelik baskıyla değil; “yardım”la. “Sen yorulma, ben hallederim.” Ve bir yerden sonra kolaylık, itaatin makyajına dönüşüyor.

Zorbalık gürültülüdür; konfor sessizdir. En tehlikelisi sessiz olandır.

Evet, insan birgünde iradesini devretmiyor. İnsan her gün küçük küçük “zahmeti” devrediyor. Önce tarif, sonra özet, sonra mesaj, sonra seçim, sonra düşünce… Video’nun “evre” diye anlattığı şey, hayatın içinde kurulan bir huni: kolaylık - alışkanlık - bağımlılık.

İrade çalınmaz; kiraya verilir. Sonra kira, maaş gibi görünür.

Bu işin siyaseti de burada başlıyor. Siyaset sandık günü değil; her gün biriken şey. Ne konuştuğunuz, neye kızdığınız, neyi unuttuğunuz… bunlar siyasetin ham maddesi. Baronlar düşüncenizi zorla değiştirmiyor; düşüncenin menüsünü değiştiriyor. Hangi duygu yürüsün, hangi cümle dolaşıma girsin… teşviklerle ayarlanıyor.

Gündemi kim kuruyorsa, vicdanın ritmini de o belirler.

Kilit kelime “varsayılan.” Modern krallıklar çoğu zaman kanunla değil, varsayılan ayarlarla kurulur. Ve bunun en disiplinli sahnesi bankacılıktır.

Market kasası. Kart uzatılır. “İşlem reddedildi.” Bir daha… “Güvenlik nedeniyle.” Bankayı ararsınız; karşınıza önce insan değil menü çıkar. Sonra pürüzsüz bir ses: “Şüpheli hareket tespit edilmiştir.” Siz “hangi hareket?” dersiniz; cevap muğlak kalır. Paranız sizdedir; akış sizde değildir.

Paranın sahibi olabilirsiniz; akışın sahibi olmayabilirsiniz.

Kredi, limit, risk, “şüpheli işlem”… kararlar giderek “insan”dan “sistem”e kaydı. Ve modern çağın en tehlikeli cümlesi burada çıkar:

“Sistem böyle uygun gördü.”

Bu cümlenin içinde insan yoktur; o yüzden merhamet de yoktur.

“Sistem” bağırmaz. Sadece seçenekleri daraltır. Seçenek daralınca insan davranışını “sistemin sevdiği forma” sokar. Kötü niyet aramayın; çoğu zaman gerekmez. Ölçek ve teşvik yeter.

Büyük iktidarlar büyük sloganlarla değil; küçük “önerilerle” kurulur.

Video’nun en sert yeri “terapistin benim” cümlesinde. Çünkü iktidarın artık sadece cüzdanı değil; mahremi de hedeflediğini söylüyor. İşinizi taşır, kararınızı taşır, duygunuzu taşır… bir gün iç sesinizi bile taşır.

Dünyayı ele geçirmek için ülke yönetmeye gerek yok; insanın gece sorusunu yönetmek yeter.

Şimdi dürüst olalım: Bizi kandırmıyorlar; biz kendimizi kandırıyoruz. “Ben seçiyorum” diyoruz; çoğu zaman “önerilen”in içinde geziyoruz. Menüyü özgürlük sanıyoruz.

Seçenek çokluğu özgürlük değildir; yön tayin edebilmek özgürlüktür.

Peki ne yapacağız? Basit.

Misal;

Bu hafta bir gün seçilebilir. Ekrana uzanmadan önce, bir “öneri”yi tıklamadan önce üç saniye durun ve kendinize sorun: “Bunu ben mi istiyorum, yoksa bana mı istetiliyor?” Üç saniye. Küçük görünecek. Ama irade kası böyle geri gelir.

Bir akşam da, o “gece sorusu” geldiğinde… “Bana söyle” diye koşmadan önce on dakika susun. Cevap aramayın. Soruyu taşıyın. Bazı sorular hızla cevaplanınca değil, sabırla taşınınca insanı adam eder.

Ve “sistem böyle uygun gördü” cümlesini duyduğunuz her yerde bankada, işte, ekranda, içinizden küçük bir itiraz üretin: “Ben de uygun görmüyorum.” Önce kendinize.

Çünkü büyük iktidarlar, önce insanın içindeki küçük itirazı öldürür.

İtiraz ölürse, kontrol devri zaten gönüllü olur.

MENTORLUK DESTEĞİ

“Meğer gerçekten de ne yiyorsan o oluyormuşsun!”

Takip edenlerin bildiği üzere 20 yıldır üzerinde durduğumuz bir mesele. Biyolog Kathleen McAuliffe’da bilimsel açıdan meseleyi izah etmiş.

Uzun zamandır “ne yersen o’sun” sözü bir diyet cümlesi gibi dolaşıyordu. Oysa modern bilim bu sözü artık mecaz olmaktan çıkarıyor. Çünkü vücudumuzdaki hücrelerin neredeyse yarısı bize ait değil; bağırsaklarımızda yaşayan bakteri, mantar ve mikroorganizmalara ait. Ve bu görünmez canlılar yalnızca yediklerimizi sindirmiyor; beynimizle konuşuyor.

Bağırsak ile beyin arasında doğrudan bir iletişim hattı var: vagus siniri. Bu hat üzerinden bağırsaklar, beynin ruh hâli merkezlerine sürekli sinyal gönderiyor. Bağırsak florası dengedeyse beden sakin, zihin daha berrak. Ama zararlı bakteriler çoğalıp bağırsak duvarını zorladığında, vücut bir savunma hâline geçiyor. Ortaya çıkan iltihap sinyalleri beyne ulaştığında ise tablo değişiyor: yorgunluk, isteksizlik, karamsarlık ve hatta depresyon.

Bu yüzden bazı ruhsal sorunlar, sadece “kafanın içindeki bir mesele” olmayabilir. Bazen sorun, bedenin içinden yükselen ve duyulmak isteyen bir uyarıdır. Video, tam da bu noktada çarpıcı bir soruyu önümüze koyuyor:
Ruh hâlimiz bozulduğunda gerçekten sadece zihnimizi mi onarmaya çalışıyoruz, yoksa sebebi başka yerde mi aramalıyız?

Bilim dünyası bu hattı doğrudan etkileyen yeni tedavi yollarını da araştırıyor. Vagus sinirini uyaran yöntemler, bazı ağır depresyon ve epilepsi vakalarında şimdiden kullanılmaya başlanmış durumda. Elbette bu alan henüz erken aşamada; kesin çözümlerden söz etmek için zaman var. Ama şu artık net: Zihin, bedenden bağımsız değil. Ruh hâli, hayat tarzından; hayat tarzı da sofradan kopuk değil.

Belki de mesele şudur: Bedenin sesini uzun süre bastırırsak, zihin bunu daha ağır bir dille anlatmaya başlıyor.


Ezik Psikolojisi: İçimizdeki Buzağı

Khan, Bakara’daki “altın buzağı” kıssasını yalnızca tarihî bir sapma olarak değil, çağlar boyunca tekrarlanan bir psikolojik sömürgeleşme problemi olarak okuyor…Ki, günümüzü bireysel olarakta net ortaya koyan bir anlatı denebilir.

İsrailoğulları nesiller boyunca Mısır gibi bir süper gücün altında köle yaşadı. Bu, sadece bedenleri değil, zihinleri de esir aldı. Özgürlük nedir bilmeyen kuşaklar yetişince, insanın içinde şu sessiz cümle büyüyor: “Onlar daha güçlü… yolları daha iyi… evleri daha temiz… daha zengin, daha düzenli… sürekli kazanıyorlar.” Sonra o cümle ikinci bir cümle doğuruyor: “Biz müminiz ama kaybeden gibiyiz.” İşte bu psikoloji, yalnızca bir özgüven sorunu değil; değerleri ve kutsalı dönüştüren bir kırılma. Güçlü olanın sadece teknolojisini değil, değerlerini, sembollerini, hatta putlarını bile ‘bir hikmeti var’ diye içeri alma eğilimi başlıyor.

Tam bu noktada Kur’an’ın “Samirî” tipini öne çıkarıyor. Samirî, insanları “dinden çıkarmak” gibi kaba bir iş yapmıyor; daha incelikli bir yöntem kuruyor: Müminlerin altınını, yani birikimini ve enerjisini topluyor; sonra da onlara tanıdık bir sembol sunuyor: Mısır’ın kültüründe devasa yeri olan inek.

Böylece insanlar, “İslam’ı terk etmiyoruz, sadece biraz…” diyerek güçlü kültürün izlerini dinlerinin içine katmaya başlıyor. Khan bu durumu modern bir dille şöyle özetliyor:

‘Baskın kültür altında yaşayan topluluklar, fark etmeden güçlü olana öykünür; “Onlar gibi olursam daha kabul edilebilir olurum” hissi, insanı içeriden şekillendirir. Dışarıdan Müslüman kalır; içeride ise yeni bir “buzağı” taşımaya başlayabilir.’

Zannediyorum herkes için çok tanıdık olsa gerek..

Bir diğer nokta ise; Khan, putperestliği sadece “heykel” seviyesinde bırakmıyor; asıl putun, insanın içinde kurulan pazarlıkçı din anlayışı olabileceğini söylüyor. Mısır’ın din mantığı “ver–al”dır: Adak ver, yağmur gelsin; kurban kes, koruma gelsin… İsrailoğullarının zihnine bu mantık sızınca tek Allah’a inanıyorlar ama Allah’ı da bir “sonuç makinesi” gibi görmeye başlıyorlar:

“Ben yaptım, Allah da vermeli.”

Bu yüzden Samirî “tapın” dediğinde hızla uyuyorlar; Musa “ineği kesin” dediğinde ise bin soru sorup işi yokuşa sürüyorlar. Kur’an’ın “neredeyse kesmeyeceklerdi” vurgusu, işte bu iç direnci anlatıyor: dışarıdaki put kırılınca içerideki put hemen kırılmıyor.

Bir nevi “oryantasyon.”

Yani, ‘‘Sizden önce bu işi yapanlar nerede tökezledi; siz aynı hatayı yapmayın.” diyor.

Khan, Müslümanların bugün en acil meselesini siyasî sloganlarda değil, zihinsel özgürleşmede görüyor..Ki buna katılmamak mümkün değil.

Evet, önce içerideki buzağıyı, yani aşağılık kompleksinden beslenen hayranlığı, değer ithalini ve pazarlıkçı dindarlığı kesmek lazım... Çünkü gerçek özgürlük, dünyevi maddelere (iş, şirket, ev, araba, kariyer vs…) verdiğin hırsta değil….

Soru şu:

Bugün benim “buzağım” ne?

Başarı tapınması mı,

statü mü,

tüketim mi,

güçlü kültüre öykünme mi,

“ibadet ettim—karşılığını almalıydım” pazarlığı mı?…

Cevap ise amellerde saklı…


Bankalar Havadan Para mı Basıyor?

Prof. Dr. Osman Altuğ’un temel tezi şu: Para, bir ülkenin üretim gücü ve itibarıyla anlam kazanır; üretimle para miktarı arasındaki bağ koptuğunda “ölçü” bozulur ve enflasyon dediğimiz şey, özellikle sabit gelirlinin alım gücünden yer. “Havadan para” ifadesini kaba buluyor; ama bankacılık sisteminde kredinin, kaydî para yoluyla para hacmini büyüttüğünü açıkça söylüyor: Bankaya yatırılan mevduat, krediye dönüştükçe piyasadaki parasal büyüklük şişer.

Fakat Altuğ’un asıl vurgusu bankalardan önce “kayıt” meselesi: Türkiye’de kayıt dışılık yüzünden paranın dolaşım hızını, gerçek gelir-gideri ve güvenilir veriyi sağlıklı ölçemiyoruz; ölçemediğimiz şeyi de yönetemiyoruz. Kısacası: Sorun sadece para değil; parayı taşıyan sistemin ahlâkı ve ölçüsüdür.


Unsplash


Unsplash

Unsplash

Teknoloji Ve Yapay Zeka Gelişmeleri

  • Higgsfield, yapay zekâ destekli video platformunun kullanıcı ve gelirlerinde hızlı bir büyüme kaydederek, A Serisi yatırım turunu genişletip 1,3 milyar dolarlık bir değerlemeye ulaştı.

  • Symbolic.ai, haber odası verimliliğini artırmak amacıyla yapay zeka platformunu Dow Jones Newswires'da kullanmak üzere medya devi News Corp ile bir anlaşma imzaladı.

  • Google, 55 dilde verimli çeviri için Gemma 3 üzerine kurulu açık kaynaklı bir çeviri modeli paketi olan TranslateGemma'yı piyasaya sürdü.

  • Nvidia'nın NVentures şirketi, Harmonic AI'nin matematiksel süper zekâ sistemi Aristotle'ı geliştirmek için yaptığı 120 milyon dolarlık C Serisi yatırımını destekledi.

  • OpenAI , insan biyolojisini yapay zekayla birleştirmeye yönelik invaziv olmayan bir yaklaşımı desteklemek amacıyla Sam Altman'ın beyin-bilgisayar arayüzü girişimi Merge Labs'e tekrar yatırım yaptı.

  • Bandcamp, yapay zeka tarafından üretilen müziği yasakladı ve içeriğinin yapay zeka eğitimi için kullanılmasını engelleyerek, bu tür bir tavır alan ilk büyük müzik platformu oldu.

  • Walmart, ChatGPT ile zaten bağlantı kurduktan sonra, alışveriş akışının tamamını Gemini'ye entegre ederek, yapay zeka destekli ticarete daha fazla yatırım yapıyor

  • Google, Veo 3.1'i güncelleyerek referans görüntülerden yerel dikey videolar oluşturma özelliğini ekledi ve bu sayede kalite ve tutarlılığı iyileştirdi.

  • Phia, profesyonel sunumlar için akıllı yakınlaştırma, akıcı imleç efektleri ve düzenleme araçları içeren bir macOS ekran kaydedici uygulaması piyasaya sürdü.

  • OpenAI, ChatGPT'de reklam testlerine başladı. LINK

  • ChatGPT Go artık dünya çapında kullanılabilir, ancak ücretsiz ve Go kullanıcıları yakında reklam görecekler .

  • Tesla, sürücüsüz araç teknolojisinin binlerce trafik ihlaline neden olup olmadığını araştırıyor .

  • YouTube, bazı tartışmalı konular için para kazanma kurallarını gevşetti .

  • Çinli yapay zeka geliştiricileri, bulutta Nvidia'nın Rubin GPU'sunu kiralamayı araştırıyor; maliyet, karmaşıklık ve düzenleyici engeller dağıtımları sınırlayabilir .

  • Hakim, Anna'nın Arşivi'ne kazınmış verileri silme emri verdi; kimse bunun emre uyacağına inanmıyor .

  • Perplexity'nin Chrome'u satın alma teklifinin ardındaki nedenler LINK

  • xAI, Grok'a vergi konularında eğitim verecek bir muhasebe eğitmeni arıyor. LINK

  • EPA, xAI'nin doğalgaz jeneratörlerinin yasadışı olarak kullanıldığına hükmetti .

  • Wall Street, yapay zeka kaynaklı yıkıcı etki korkularının sembolü haline gelen Adobe'den umudunu kesti .

  • Elon Musk, OpenAI ve Microsoft'tan 134 milyar dolar yatırım arıyor . LINK

Öne Çıkan Yapay Zeka Araçları

  • ⚛️ Atoms, fikirleri satılan uygulamalara dönüştürüyor.

  • MuseMail.ai, yapay zeka hassasiyetiyle tek bir komut satırından yola çıkarak çarpıcı, marka kimliğine uygun e-postalar oluşturmayı mümkün kılıyor.

  • 📊 Adfynx, meta reklam verilerinizle etkileşime girer ve 1 dakika içinde net bir rapor sunar.


MENTORLUK DESTEĞİ

ZAMAN YÖNETİMİ EĞİTİMİ VE HAYAT SİSTEMİ

ŞİRKETLERİNİZ İÇİN YÖNETİM DANIŞMANLIĞI

BÜLTENE ABONE OLARAK DESTEK VEREBİLİRSİNİZ

Bu haftalıkta bültenimizin sonuna geldik.

👉 Bültenimize sponsor olabilir, reklam verebilir, yıllık abone olarak maddi destek verebilir veya devam edebilmemiz için bağış yapabilirsiniz. Üç arkadaşınıza tavsiye vererekte bu bilgilerin onlara ulaşmasına vesile olabilirsiniz.

TÜM BÜLTENLER İÇİN TIKLAYIN

Sonraki
Sonraki

İslam’ın Temeli Olan 30 Hadis