İnsan Neden Görür Ama Kavrayamaz: 7

Modern psikolojinin en çarpıcı bulgularından biri "inattentional blindness" dikkat körlüğüdür. İnsan, gözünün önündeki şeyi dikkati başka yere odaklandığında göremez. Ünlü deneyi hatırlarsınız: insanlara bir basketbol videosu izletilir, pas saymasını istersiniz; videonun ortasından bir gorilla geçer, insanların yarısı gorillayı görmez. Göz görüyor, beyin kaydetmiyor.

Şimdi bu ilkeyi hayatın tamamına genişletin.

Biz her gün evrene bakıyoruz. Haberlere, ekranlara, işlere, insanlara, gökyüzüne bakıyoruz. Ama bakışımız nerede duruyor? Bakışımız nerede geri dönüyor? Ve daha da önemlisi: bakışımızın durduğu yerin bir anlam taşıdığını fark ediyor muyuz?

Mülk suresinde Allah buyuruyor:

"Gözünü çevir bak, bir çatlak görebiliyor musun?"

Sonra ekliyor: "İki kere daha bak; gözün âciz ve bitkin halde sana dönecektir."

Çoğumuz bu âyeti "gökyüzüne bak, ne kadar mükemmel" şeklinde anlarız. Doğrudur, ama hikayenin tamamı değildir. Elmalılı bu ayetin tefsirinde öyle bir derinliğe iniyor ki, okuyan insanın hem evrene hem kendine bakışı değişir.

Kuran yedi gökten bahseder. Elmalılı bu gökleri açıklarken hem eski astronominin hatalarını düzeltir hem de çok ince bir ilke ortaya koyar.

Eski Batlamyusçu gökbilimciler, gezegenlerin billur kürelere yapışık olarak döndüğünü düşünüyorlardı. Katı, değişmez tabakalar. Oysa Kuran yüzyıllar öncesinden bambaşka bir şey söylüyordu:

"Her biri bir yörüngede yüzmektedirler." Yüzmek. Katı bir küreye bağlı değil, direksiz, denge içinde, kendi yörüngesinde süzülmek. Elmalılı, eski bilginlerin bu âyetin gerçek anlamından habersiz kaldıklarını söyler.

Elmalılı'ya göre yörüngeler birer katı tabaka değil, birer "sınır çizici"dir. Her gezegen, çekme ve itme kuvvetleriyle kendi göğünün bir "kapısı" hükmündedir. Böylece Dünya'nın da bir gezegen olduğu anlaşılınca eski sayım değişir, sonradan keşfedilen Uranüs ve Neptün eklenir, yedi gök yeniden kurulur. Ve bakışımız sabit yıldızlar âlemine, Samanyolu'na dayanıp kalır. Ötesine geçemeyiz. Cisim olarak anlayabildiğimiz evrenin sınırı burasıdır.

Ama Elmalılı burada çok çarpıcı bir şey yapar: bakış noktasını değiştirdiğinizde gök sayısının da değişeceğini söyler. Venüs'ten baksanız sekiz, Güneş'ten baksanız on gök sayarsınız. Ama bir kayıt düşer: başka bir noktadan bakarak bunları görebilmek için gözlerimizin çok daha güçlü olması gerekirdi. Görüş kapasitemiz aynı kaldığı sürece, nereye gitsek yine yedi ile kalacaktık.

İşte burada bir şey fark edersiniz: yedi sayısı sadece dışarıdaki fiziksel gerçekliğe değil, aynı zamanda bizim algı sınırlarımıza da bağlıdır.

Psikoloji buna "cognitive ceiling" — bilişsel tavan — der. George Miller'ın ünlü araştırması, insan beyninin aynı anda 7±2 bilgi birimi işleyebildiğini gösterdi. Tesadüf mü? Belki. Ama Elmalılı'nın gösterdiği şey daha derin: evren hakkında söylediğimiz her şey, aslında kendimiz hakkında da bir şey söylüyor. Dışarıya baktığımızda gördüğümüz sınır, aslında kendi bakışımızın sınırıdır.

Elmalılı bu noktada çarpıcı bir soyutlama yapıyor. Bütün evreni adım adım sadeleştirirseniz, en sonunda "bir yer ve bir gök" kalır. Bir merkez ve onu kuşatan bir alan. "Ben" ile "ben olmayan her şey" arasındaki temel ayrım.

Bu merkezde altı yön belirir: üst, alt, sağ, sol, ön, arka. Bu altı noktanın yedincisi olan merkezde üç düzlem kesişir ve uzunluk, genişlik, derinlik ortaya çıkar. Elmalılı'nın dediği şu: "Ben" kendimi bir nokta olarak bulurum; çevremdeki altı noktayı kendimde birleştirmeden ne küçük ne büyük hiçbir cisim düşünemem.

Psikolojide buna "self-referential processing" denir, insan her bilgiyi kendi merkezinden geçirerek işler.

Beynin "default mode network" dediğimiz ağı tam da bunu yapar: dış dünyayla meşgul olmadığımızda beyin otomatik olarak "ben kimim, neredeyim, ne hissediyorum?" sorusuna döner. Elmalılı'nın yedi asır önceki müfessir geleneğiyle ulaştığı nokta, modern nörobilimin ancak son yirmi yılda keşfettiği bir şeydir: insan, evreni anlamaya çalışırken kaçınılmaz olarak kendine döner.

İşte "Gözünü çevir bak" emri burada anlam kazanır. Bütün maddi evreni dolaşırsınız, bakışınız gezegenlerin yörüngelerinden yıldızlar âlemine kadar yükselir ve sonunda kendinize dönersini… gözünüz açılmış ama daha ilerisine gidememiş bir halde.

Birinci bakışın sonu budur.

Ve çoğumuz burada kalırız.

İkinci Bakış: İçeriye

Fakat Elmalılı burada durmuyor.

Ve bence asıl mesele de burada başlıyor.

Gözü açılmış olan insan, cisim aleminin sınırına mahkûm kalmak istemez. Tıpkı dünya üzerine çıktığı gibi, maddenin de üstüne çıkmak ister. Bu defa sırf bilinç delaletiyle, ruhani yoldan yeni bir yolculuğa başlar. Ve burada ikinci bir yedi gök ortaya çıkar.. bu kez insanın iç dünyasında.

Elmalılı, kalbimizde 7 pencere bulunduğunu söyler.

İlk beşi beş duyumuzdur: dokunma, tatma, koklama, işitme, görme.

Altıncısı, bu beş duyunun getirdiği bilgiyle daha ileriye bakan akıl ve mantıktır.

Yedincisi ise hepsinden geniş olmakla birlikte herkeste eşit derecede açık olmayan ilham penceresidir — ve bunun en yüksek derecesi olan vahiy ise yalnızca peygamberlere mahsustur.

Burada durup, düşünelim.

Psikolojinin "duyusal işlem" dediği şeyi Elmalılı katman katman bir bilinç mimarisi olarak kuruyor. İlk beş pencere ham veri toplar. Altıncı pencere — akıl — bu verileri analiz eder, karşılaştırır, sentezler. Yedinci pencere ise aklın da ötesine geçer: sezgi, ilham, kalbin derinliklerinden gelen bir kavrayış. Modern psikolojide buna "intuition" denir ve araştırmalar gösteriyor ki deneyimli karar vericiler, analitik süreçlerden önce çoğu zaman doğru cevabı "hisseder." Ama Elmalılı bunun kaynağını çok farklı bir yere koyar: bu pencereden kalbimize inen şey, ruh ve basiret nurudur.

Ve bu yedi pencereden inen nurla birlikte bir mücadele de başlar. Elmalılı'nın burada anlattığı, modern psikolojinin "cognitive bias" dediği şeyin ruhânî boyutudur. Dostu düşman gösteren bir vehim, eğriyi doğru gösteren bir hayal, iyiyi kötü yerine koyan bir düşünce — bunlar Elmalılı'nın diliyle "şeytan parmağı"dır. Tıpkı bilişsel çarpıtmaların gerçekliği bozması gibi, bu kuvvetler de idrakimizi, imanımızı ve irademizi bozmaya çalışır.

Ve Elmalılı'nın bir cümlesi var ki hakikaten sarsıyor: "Bunlar olmasaydı biz hiçbir duygu ve irademizde yanılmaz, her konuda hakka uyardık."

Bu cümleyi bir daha okuyun. İnsanın doğal hali hakka uymaktır. Yanılma, sonradan gelen bir bozulmadır. Bu, psikolojinin "cognitive load" teorisiyle uyumlu bir çerçeve: insan zihni baskı altına girdikçe hataya, önyargıya, kısa yola yönelir. Ama Elmalılı bunu daha derin bir yerden okur — sorun sadece bilişsel yük değil, kalbin penceresine giren gürültüdür.

İşte Mülk sûresindeki iki emrin sırrı burada belirir.

"Gözünü çevir bak" — birinci bakış maddî evrene yönelir.

Bakışınız gezegenlerin yörüngelerini, yıldız alanlarını dolaşır ve sonunda maddenin sınırına varıp döner.

"Sonra iki kere daha bak" — ikinci bakış ruhânî âleme yönelir.

Bu defa bakışınız duyulardan akla, akıldan ilham alanına doğru yükselir ve orada da bir sınıra dayanır.

Elmalılı'nın dikkat çektiği ince bir nokta var: Kuran iki emir arasında "sümme", "sonra" — edatını kullanır. Bu edat bir gecikme, bir düşünme süresi ifade eder. İnsan önce dışarıya bakar, döner, durur, düşünür, sonra içeriye bakar. Ve "iki kere" ifadesi, bu iki ayrı bakış sınırının bir arada bulunduğuna işaret eder.

Her iki bakışta da göz, aradığı mutlak bütünlüğü bulamadan âciz ve bitkin bir halde geri döner.

Ve bu aczin kendisi, en büyük kapıdır.

Elmalılı'nın en keskin uyarısı burada gelir. Ve bugünün insanına doğrudan konuşur.

Yalnız maddî açıdan bakanlar, sadece veri, istatistik, fiziksel gerçeklik, ölçülebilir dünya ile yetinen zihinler.. sonunda her şeyi cisimleştirmeye başlar. Allah'ı bile bir büyüklük, bir hacim, bir mekân olarak düşünür. Bugünün diliyle söylenirse: sadece "bilimsel" bakmak, insanı materyalist bir tünele sokar. Her şeyi ölçmeye çalışır ama ölçülemeyeni inkâr eder. Elmalılı bunun bir tür saplanma olduğunu söyler.

Yalnız ruhânî açıdan bakanlar ise, sadece iç deneyim, sezgi, mistik hal ile yetinen zihinler.. sonunda kendilerini mutlaklaştırmaya başlar. Kendi iç yolculuklarını ilahî birliğe ulaşmak sanır. Hatta Elmalılı'nın ifadesiyle, kendilerini Allah'ta yok edecek yerde, Allah'ı kendilerinde yok ederek yüce birlik yerine alçak bir birliğe düşerler.

Psikolojide bu iki sapmayı şöyle okuyabilirsiniz.

Birincisi, "reductionism", her şeyi parçalara ayırıp bütünü kaybetmek.

İkincisi, "inflation", benliği şişirip sınırlarını unutmak. İkisi de insanı gerçeklikten koparır. Ve Elmalılı'ya göre doğru tevhid, her iki sapmadan da uzak durmaktır. Çünkü ruh ve cisim Allah'ın kendisi değildir; O'nun mülkünde, O'nun varlığına işaret eden birer delildir.

Elmalılı burada çok güçlü bir metafor kullanır: ruh ve cisim, Allah'ın yakınına uçmak için açılmış iki kanattır. Tek kanatla uçamazsınız. Sadece maddeyle gidenin bir kanadı eksiktir, sadece ruhla gidenin de. İkisini birden açmadan yükselemezsiniz. İkisini birden yummadan da O'nun karşısında duramaz, kendi haddinizi bilemezsiniz.

Belki de bu yazının en önemli cümlesi şu:

Gözün bitkin döndüğü yer, senin bittiğin yer değil; senden büyük Olanın başladığı yerdir.

Bunu düşünün. Çoğumuz sınırlarımızla karşılaştığımızda ne yaparız? Ya panikleriz, ya inkâr ederiz, ya da kayıtsızlaşırız. "Anlamıyorum" dediğimiz yerde ya öfke ya korku ya da ilgisizlik devreye girer.

Oysa Elmalılı'nın gösterdiği şu: sınır, bir duvar değil, bir kapıdır. Aklın "burada duruyorum" dediği yer, kalbin "burada başlıyorum" dediği yerdir. Gözün âciz kalması, insanın yetersizliği değil, insanın insan olmasıdır. Ve bu insanlık, tam da tevhid bilincinin başladığı noktadır.

Psikolojide "tolerance of ambiguity", belirsizliğe tahammül, olgunluğun en önemli göstergelerinden biri sayılır. Her şeyi bilme ihtiyacından vazgeçebilmek, kontrol edemediğini kabul edebilmek, sınırla barışabilmek. Ama Elmalılı bunu daha öteye taşır: sınırla sadece barışmak değil, sınırda Allah'ı sezmek. Acziyet, bir son değil, bir başlangıç. Çünkü biz çeşitli varlık kademelerinin derece derece birbirine uygunlukları düzeni içinde kendimizle ufuklarımız arasında duyduğumuz birlik bilincinden, Hakk'ın birliğini ve mülkünün genişlik ve büyüklüğünü ve bunun içinde kendi haddimizi ve hareket hedefimizi sezeriz.

Peki Şimdi Ne Yapacağız?

Her hafta /ay bu bültende bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Sistemler, trendler, tehditler, fırsatlar, kitaplar, araştırmalar vs. Hepsi bir bakış..dışarıya bakış.

Ve her yazının sonunda aslında aynı yere geliyoruz:

Peki bu sana ne söylüyor?

Senin kalbinde ne değişti?

Sen nerede duruyorsun?

Elmalılı bu hareketi, yedi asırlık tefsir geleneğinin birikimiyle, tek bir ayetin içinde gösterdi: dışarıya bak, dön, içeriye bak, dön, ve o iki dönüşün buluştuğu yerde kendi haddini bil.

Bu yazıyı okuduktan sonra şunları sorabiliriz;

Birincisi: Ben hayatıma baktığımda bakışım nerede duruyor?

Hangi noktada "daha ötesini anlayamıyorum" deyip geri dönüyorum?

Ve o dönüş noktasında ne hissediyorum, korku mu, kayıtsızlık mı, yoksa huşu mu?

İkincisi: Benim 7 penceremden hangileri açık, hangileri tıkalı? Duyularım çalışıyor ama aklımı ne kadar kullanıyorum? Ve akıldan ötedeki pencereye, kalbimin derinliğine, ilhamın alanına ne kadar yer bırakıyorum?

Üçüncüsü: Ben tek kanatla mı uçmaya çalışıyorum? Sadece maddî düzene mi tutunuyorum, yoksa sadece iç dünyama mı kapanıyorum? Ve iki kanadı birden açmak benim hayatımda neye benzer?

Çünkü bazen insanın ihtiyacı daha fazla bilgi değildir. Daha fazla hız değildir. Daha fazla kontrol de değildir.

Bazen insanın ihtiyacı, gözünü çevirip bir daha bakmasıdır. Bu defa sadece görmek için değil, göremediğini fark etmek için. Ve o fark ediş, her şeyin ya da yeni bir başlangıcın başladığı yerdir.



Haftanın videoları, 

Haftanın makaleleri, 

Haftanın yapay zeka ve teknoloji manşetleri, 

Kitap özetleri, 

Film, dizi tavsiyeleri, 

Uzmanlardan önemli yorumlar…  

Ve daha fazla içerik için yıllık abone olabilir veya destek verebilirsiniz…  

TIKLAYIN

Next
Next

Mesele Hız Değil: Yetki El Değiştiriyor